KUZEY IŞIKLARIMI,YOKSA YEŞİL PARLAMAMI?..
|
Çocukluğumda beni etkileyen bir numaralı yazardır Jules Verne. O zamanlar bir gazetenin kuponla verdiği bir kitap setinde karşılaşmıştım "Ay'a Seyahat" kitabıyla ve bir solukta okumuştum. Anlatımındaki akıcılık ve macera dolu kurgusu başımı döndürmüştü. Kitabı bitirdiğim gibi ilk yaptığım iş il halk kütüphanesine gidip diğer kitaplarının olup olmadığını kontrol etmekti ve kütüphande iki raf dolusu kitabı görünce hangisini seçip okusam diye saatlerce karar veremediğimi hatırlıyorum... Sonraki bir iki yılım yazarın Denizler altı yirmi bin fersahlar, Kaptan Grant'ın çocukları, İki yıl okul tatili, Esrarlı Ada, Balonla beş hafta, Seksen günde devri alem ve diğer sayamadığım kitaplarıyla geçti... Geçenlerde de sevgili dostum Nuray bana Jules Verne'un okumadığım "Yeşil Işın" kitabını hediye edince aklıma o çocukluk yıllarım geldi. Kitabı elime alıp arkasındaki açıklamayı okumaya koyuldum:Jules Verne'in evreni ve bilimsel gelişmeleri, yeryüzünde yaşanan maceralarla süsleyerek anlattığı romanlarından Yeşil Işın, Kuzey Işıkları denilen doğa olayı üzerine kurulmuş. Kuzey Kutbu'ndaki manyetik alanın güneş ışınlarını etkilemesi sonucu gerçekleşen bu olay, 19. yüzyılda az sayıda insan tarafından biliniyordu. Kuzey Işıklarını görebilenlerin sayısı ise çok daha azdı.Kitap İş Bankası Yayınları tarafından 2009 Dünya Astronomi Yılı nedeniyle üzerinde Astronomi Yılı 2009 logolu olarak basılmış. Kitabın üzerindeki logoyu görüp arkasını da okuduğumda heyecanlanıp hemen okumaya başladım. Kitabın tanıtıcı yazısında fark edildiği gibi Kuzey Işıklarından bahsediyor ve gayet de güzel bir şekilde bu olayları açıkılıyor. Kitapta daha 17 sayfa ilerlemedim ki üçüncü bölümün ilk paragrafında şunu okudum : "Deniz ufkunda batan Güneş'i gözlemlediniz mi hiç? Yuvarlağının üst kenarı suya değerken batıp gittiği anda onu izlediniz mi? Büyük olasılıkla izlememişsinizdir. Ancak, ışın saçan yıldızın, gökyüzü, bütün sislerden arınmış, dupduru olduğu zaman, son ışınını gönderdiği anda ortaya çıkan görüngüyü fark ettiniz mi acba? Belki de hayır! Öyleyse, bu gözlemi yapabilme fırsatı bulduğunuzda-kırk yılda bir ortaya çıkar- beklendiği üzere gözünüzün ağ katmanına kızıl değil, 'yeşil' bir ışın çarpacaktır, ama bu, hiçbir ressamın kendi paletinde elde edemeyeceği, harika bir yeşildir; doğanın, ne bitkilerin binbir çeşit renginde, ne de en saydam denizlerin renginde elde edebildiği bir yeşildir! Eğer cennette yeşil varsa, bu o yeşildir işte ve hiç kuşkusuz, umudun gerçek yeşilidir o!"Çok etkileyici fakat ortada garip bir durum var! Maceracılarımız bir gazetede gördükleri yukarıdaki ilanda bahsedilen ve "Yeşil Parlama" olarak da bilinen doğa olayının peşinden gitmeye kararlı görünürlerken kitabın arkasında "Kuzey Işıkları"(Aurora)ların peşinde koşan kişiler anlatılıyor. İlerleyen sayfalarda maceracılar, üzerine bu kadar methiyeler düzülen "Yeşil Parlama"dan vazgeçip "Kuzey Işıkları"na mı yöneliyorlardı acaba? Pek de olası görünmüyor... Kitabı okuyup bitirdiğimde de ortada herhangi bir Kuzey Işıkları meselesi olmadığı gördüm... İyi de bu kadar işgüzarlık nasıl olur? Kitabın editörü çeviriyi okumadan ve ya araştırmaya tenezzül etmeden kitabın arkasına yanlış bir konuda nasıl yazı yazabilir?(ya da yazılmasına göz yumabilir?) Yayınlarıyla piyasada oldukça prestije sahip bir yayınevi de bu şekilde çalışıyorsa artık kimden kaliteli işler bekleyelim? Neyse daha fazla sızlanmak istemiyorum, biz işimize dönelim... Madem yayınevi doğru bir açıklamayı araştırıp yazmaya tenezzül etmemiş hazır konusu açılmışken Yeşil Parlama'yı biz konu edinelim. Yeşil Parlama olarak bilinen olay, genellikle deniz gibi ufkun açık olduğu yerlerde gün batımı sırasında atmosferdeki kırılmalar nedeniyle Güneş'in üzerinde, Jules Verne'in edebi diliyle, cennete has bir yeşil rengin oluşmasıdır . 2007 Ocak ayında Bulutsu'da bir Yeşil Parlama fotoğrafı yayınlanmıştı ve ordaki yazıyı alıntılarsak parlamayı şöyle daha iyi açıklayabiliriz: Güneş nasıl yeşil renge dönebilir? Gözlenebilmesi zor olan ve batan veya doğan güneş üzerinde oluşan anlık yeşil parlama, güneş ışığının havayuvar(atmosfer) tarafından bükülmesi veya kırılması nedeniyle meydana gelen bir olay olarak kayıtlara geçmiştir. Dünya'nın havayuvarı, güçsüz bir prizma gibi görev yaparak, beyaz güneş ışığını renklere ayırır ve kırmızıyı hafifçe bükerken, yeşil ve maviyi gittikçe artan açılarla büker. Gökyüzü temiz, güneş ufka yakın olduğunda, bazen güneşin hemen üzerinde sadece bir iki saniye süren yeşil bir parlama görülebilir.Bahsedilen parlama gerçekleşirken ard arda çekilen fotoğraflardan oluşturulmuş animasyonu Bulutsu'dan inceleyebilirsiniz. Yeşil Parlama hakkında biraz detaylı araştırma yaptığımda olayın sadece atmosferdeki ışınların kırınım farklılıklarıyla değil, ayrıca atmosferdeki sıcaklık ve yoğunluk farklılıklarından kaynaklanan seraplarla da ilişkili olduğunu öğrendim. Atmosfer optiği ile ilgili harika fotoğrafların yayınlandığı AtmosphericOptics sitesine göre iki tip parlama görülüyor. Birincisi yukarıdaki fotoğraftaki tipte olan "Ufuk altı(Inferior) Yeşil Parlamalar", diğerleri ise Güneş tam batmadan hemen üzerinde beliren "Sahte(Mock) Yeşil Parlamalar". Bu parlamalar ve oluşumları hakkında detaylar için Atmospheric Optics sitesini mutlaka ziyaret etmenizi öneririm. Kitabı okuyacaklar için öykünün gidişi hakkında fazla konuşmayım. Eğer Yeşil Parlama yukarıda dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım şekliyle sizi etkilediyse kitabı alıp okumanızı öneririm. Ben de, böyle bir ışığı görebilmek için batı ufku açık ve dümdüz bir yere seyahat etmek ne güzel olurdu diye hayaller kurmaya devam edeyim... |
|
Genç Evrende Alışılmadık Galaksiler Posted: 06 Aug 2009 12:36 AM PDT Doğanın bize sunduğu en harika olanaklardan biri kuşkusuz, ışığın sonlu bir hıza sahip olması nedeniyle gökyüzüne baktığımızda zamanda yolculuk yapabiliyor olmamız. Saniyede yaklaşık 300 000 km hıza sahip ışık parçacıkları(foton) evrenin derinliklerinden milyarlarca yıl önce yola çıkıyorlar ve bizler de günümüzde teleskoplarımızı ve dedektörlerimizi gökyüzüne yönelttiğimizde onları toplayıp geçmişteki görüntülerini oluşturabiliyoruz. Astronomi biliminin büyük bir kısmı, kozmolojinin ise nerdeyse tamamı bu kavram üzerine kurulu... Evrende ne kadar derine bakarsak zamanda o kadar geriye bakmış olacağımızdan kolay bir mantıkla evrenin derinlerinde bir yerlerde ilk zamanlara ait ipuçları bulabileceğimizi çıkarabiliriz. İşte biliminsanlarının uzaydaki Hubble teleskobu ve yeryüzündeki büyük Gemini ve Keck teleskopları ile yapmaya çalıştıkları tam da bu! Fakat alınan görüntüler pek de tahmin edildiği gibi değil!
Evrende zaman yolculuğu yaparak ilk zamanlara dair bilgiler alabileceğimizi evrenin sonlu bir yaşının olduğunu kabul ederek biliyoruz.(Bu kabulün dayanakları için diğer makaleme göz atabilirsiniz) 13,7 milyar yıl önce bilinmeyen bir mekanizma ile oluşan evren, zaman geçtikçe çeşitli aşamalardan geçerek günümüzdeki haline geldi. İlk başta milyarlarca derece sıcaklıkta, yoğun bir gaz halinde olup yavaş yavaş soğuyarak günümüzdeki yıldız ve galaksilerin oluşabilecekleri ortam oluştu. Büyük Patlama'dan yaklaşık 200 milyon yıl sonra ilk yıldızlar, onu takip eden 1 milyar yıl sürecinde ise ilk galaksiler oluşmaya başladı. Evrendeki büyük ölçekli yapıların oluşum süreçleri astrofizik ve kozmolojide en hareketli konulardan biri ve her geçen gün konu hakkında yeni şeyler öğrenmeye devam ediyoruz. Biliminsanları yukarıda bahsettiğim kaygılarla yakın zamanda teleskoplarını evrenin derinliklerine, bizden 11 milyar ışık yılı ötede bulunan genç galaksilere çevirdiler. Evrenin oluşumunun üzerinden daha 3 milyar yıl geçmeden ışınlarını uzaya saçan bu galaksilerin görüntülerini modern teleskoplarımızla rahatlıkla elde edebiliyoruz. Fakat alınan görüntülerde göze çarpan galaksiler biraz garip! Günümüzdeki galaksilerden 5 kat küçük olmalarına rağmen kütle olarak hemen hemen aynılar. Bir uçtan diğer uca 5000 ışık yılı çapında olan bu yapılar içlerinde Samanyolu ile karşılaştırılabilecek kadar büyük, 200 milyar Güneş kütlesi, kütleye sahip... Bu galaksiler nasıl oluştu ve daha zor bir soru bu galaksiler günümüzdeki daha büyük galaksilere nasıl bir evrim sonucunda dönüştü? Solda Samanyolu(Milky Way) ve sağda bahsedilen küçük ve yoğun galaksinin karşılatırmalı görüntüsü (Kaynak : HubbleSite) Bu tip sıkışık galaksilerle yakın çevremizde karşılaşmadığımızı belirten uzmanlar gördükleri şeyin ileride büyük bir galaksinin kalabalık ve yoğun çekirdeği olacak merkez bölge olduğunu düşünüyorlar. Bilindiği gibi günümüzde galaksilerin merkez bölgelerinde çok yoğun bir yıldız nüfusu ve süper-dev karadelikler bulunuyor.(Samanyolu'nun merkezindeki karadelik hakkındaki makale için tıklayınız) Bu düşünceye göre galaksilerin merkezleri, dev karadelikleriyle birlikte ilk olarak oluştular; ardından yavaş yavaş genişleyerek ve çarpışmaların etkisiyle günümüzdeki şekli aldılar. Hubble tarafından geçen yıl yayınlanan bu görüntüde bizden 11 milyar ışık yılı ötede bulunan çapları 5ooo ışıklı kadar olan yoğun galaksiler görülüyor. Küçük olmalarına rağmen günümüz sliptik galaksileri kadar kütleye sahip olmaları kafa karıştırıyor...(Kaynak : HubbleSite) Bu galaksilerin nasıl oluştuğuna dair bir düşünceye de geçen yıl benzer bir çalışmanın duyurusunda yer verilmişti. "Erken evrende karanlık madde ve hidrojen gazının etkileşimi sonucunda böylesine yoğun ve alışılmadık galaksiler oluşmuş olabilirler" deniyordu açıklamada. Evrenin %25'ini oluşturduğu düşünülen ve normal madde ile etkileşime girmeyen bu "egzotik" maddenin güçlü kütle çekimsel etkisiyle kapana kısılan hidrojen gazı sıkışarak hızlı bir şekilde yıldız oluşum sürecine girmiş olabilir. Bir sanatçının gözüyle böyle yoğun bir galakside bir yıldızın çevresindeki gezegenden gökyününün nasıl görünebileceğine dair bir çizim (Kaynak : HubbleSite)Astronomlar bu galaksiler ve daha da erken yapılar hakkında bilgiler edinmek için daha da derinlere bakmaları gerektiğini söylüyorlar. Geçtiğimiz aylarda yapılan servis görevinde Hubble'a yerleştirilen Geniş Alan Kamerası 3'ün(Wide Field Camera 3) bu gibi gözlemleri daha da detaylı hala getirmesi ve bu nispeten karanlık erken evreni aydınlatması bekleniyor. Kaynak : HubbleSite |
Kepler İle Yeni Dünya Arayışları
Başka yıldızların çevresinde dönen Dünya benzeri gezegenler var mı? Bu akşam fırlatılacak Kepler uzay aracının görevi işte bu soruya yanıt bulmak. Bunu nasıl gerçekleştirecek diye merak ediyorsanız cevabını bu makalede bulacaksınız.
Başka yıldızların çevresindeki Dünya benzeri gezegenlerin keşfi her zaman ilgi uyandıran ve insanları heyecanlandıran bir konu olmuştur. Bugüne kadar yapılan gözlemler sonucunda, Güneş Sistemi dışında keşfedilen gezegenleri üç grupta toplayabiliriz: Gaz devleri, Kısa periyotlu yörüngelere sahip sıcak gezegenler ve Buz devleri. Artık, Dünya benzeri, karasal bir yüzeye ve sıvı suya sahip bir gezegenin bulunması için çalışmaların artacağı bir döneme giriyoruz.
Bu çalışmaların bir ürünü olan NASA’nın Kepler uzay aracı, özellikle, Samanyolu’nda bulunduğumuz bölgeye yakın alanda Dünya benzeri gezegenlerin keşfedilmesi için tasarlandı. Görevi dahilinde, transit geçiş yöntemiyle, yeni gezegenleri tespit etmeye çalışacak ve ardından, gezegenin yaşanabilir alan içinde kalıp kalmadığını bulmaya çalışacak. Bu arada yaşanabilir bölgenin (habitable zone) ne demek olduğunu açıklamakta yarar var. Astronomlar, bir gezegen üzerinde yaşamın sağlanması için gezegenin, yıldız çevresindeki yaşanabilir bölge içinde olması gerektiğine inanıyorlar. Çünkü bu alan içinde kalan gezegenlerde sıvı suyun bulunma olasılığı daha yüksek. Yaşanabilir bölge yıldızın büyüklüğü dolayısıyla sıcaklığı ile ilişkili. Genellikle sıcak olan büyük yıldızlar için yaşanabilir bölge, yıldızdan daha uzakta bir bölge iken, daha soğuk olan küçük yıldızlarda, yıldıza yakın bölgeler yaşam için daha uygun görülmekte.

Bir Güneş Sistemi içindeki yaşanabilir bölge
Transit Geçiş Yöntemiyle Güneş Sistemi Dışı Gezegenlerin Belirlenmesi
Bir gezegenin yıldızın önünden geçmesi ve bu geçişin Dünya’dan gözlenmesi olayına “transit geçiş” adı veriyoruz. Dünya’dan nadiren Venüs ve Merkür geçişlerini izliyoruz. Bu geçişler sırasında gezegen, Güneş üzerinde siyah bir leke şeklinde (Merkür veya Venüs’ün Güneş ışığını engellemesinden dolayı) çıplak gözle gözlenebiliyor. Benzer şekilde, Kepler uzay aracı da yıldızlardaki bu parlaklık değişimini tespit etmeye çalışarak gezegenlerin transit geçişlerini yakalamaya çalışacak.
Geçişin tespit edilmesinden sonra gezegene ait yörünge büyüklüğünü, gezegenin periyodundan (gezegenin yıldız çevresindeki bir turunu tamamlaması için geçen süre), kütlesini de, Kepler’in gezegen hareketleriyle ilgili üçüncü kanununundan hesaplayabiliyoruz. Gezegenin boyutları ise geçiş sırasında yıldız üzerinde oluşan gölge lekenin boyutlarından hesaplanıyor. Yıldızın yörünge özelliklerinden ve sıcaklığından gezegenin karakteristik sıcaklığının bulunması ile birlikte, gezegenin yaşanabilir bölge içinde olup olmadığı sorusunu cevaplamamız mümkün oluyor.
Kepler Uzay Aracı
Kepler’in uzay görevi, Dünya benzeri gezegen aramaya odaklı ilk görev. Oldukça gelişmiş gözlem aletlerine sahip. 95 cm çapa sahip bir teleskop yardımıyla ışık ölçümlerini gerçekleştirecek. Bunun yanında çok sayıda yıldızın gözlenebilmesi için geniş bir görüş alanına sahip. 3,5 yıl sürecek olan görevi boyunca 100.000’den fazla yıldızın parlaklığını izlemesi bekleniyor.

Kepler’in inceleyeceği alanın temsili resmi. Resimde galaksimizin dışından bakıldığında Kepler’in inceleyeceği alan sarı koni ile gösterilmiş. (Telif Hakkı: Jon Lomberg)

Yakın Evrendeki Yerimiz 1: Yıldız Birlikleri
Astronomi ile profesyonel tutku bağı olanlar ve gök gözlemini amatör bir heyecanla sürdürenlerin ortak merakıdır “Evrenin neresindeyiz?” sorusu.
Bu sorunun cevabını ister süper (hatta mega) kozmik yapılardan Güneş sistemimize, istersek güneş sistemimizden evrenin tuğlalarını oluşturan ölçeklere taşıyalım; sonuçta sistemleri içine alan daha büyük sistemler hiyerarşisi ile karşılaşırız.

Hemen her düzeyde astronomi tutkununa evrenin neresindeyiz diye sorduğunuzda ilk cevap Virgo süper galaktik kümesine bağlı, Samanyolu, Andromeda ve Triangilum galaksilerinin başını çektiği yerel grup içindeki Samanyolu denilen sarmal gökadanın Orion kolu üzerindeki “ana caddede” bir yerlerdeyiz olurdu.
Peki, bu “ana cadde” üzerindeki (Güneş Sistemi ölçeğinden konuşursak) süper yapılardan haberimiz var mı?

Hadi genelden özele inmeye devam edelim. Orion kolu üzerinde kalmıştık en son. Bu seviyede detayı arttırdığımızda karşımıza daha ilginç bir yerel evren resmi çıkar. (Bir dip not: Teleskopumuzun açıklığını ne kadar arttırırsak gök cisimlerinden gelen fotonların sayısını arttırarak daha detaylı bir büyük resim görebiliriz.)

İşte yukarıda biraz daha belirgin bir büyük resim bulunuyor. Bu seviyede detayı arttırdığımızda karşımıza daha ilginç bir yerel evren resmi çıkar. Yıldızlar arası ortam ve daha detaylı süper yapılar ile çevrelenmiş bir gezgin; Güneş sistemi.
Güneş sistemimiz, gökadamız etrafındaki ebedi yolculuğu sırasında bir çok farklı yıldızlar arası ortamdan ve gökada kollarından geçiş yapmıştır. İnsan uygarlığının şafağının attığı son 1 milyon yıldır ise Orion kolu üzerindeki görece kalın yıldızlar arası toz ve gazın çevrelediği ve bazılarının içindeki sıcak O ve B sınıfı yıldızların güçlü rüzgarları ile süpürülerek yoğunluğu görece daha düşük küresel baloncuklara dönüştürdüğü bir ortamda seyehatine devam etmektedir. Bu baloncuklar da daha önceden yıldızlar arası maddenin yoğunlaşarak içlerinde yıldızlar oluşturduğu bölgelerdi. Serpilip gelişen sıcak O-B sınıfı yıldızların ışınım basıncı ile bölge içindeki yoğunluk seyrelirken evrimini tamamlayan devler bir bir şiddet gösterileri eşliğinde süpernova patlamaları gerçekleştirerek baloncukların içerisindeki tozu daha da seyreltip bu yapıları genişletmişlerdir. Bu süper baloncukların genel ismi astronomi literatüründe O-B Yıldız Birlikleri (assasyonları) olarak adlandırılır.

Resimde de görüldüğü üzere Güneş sistemi ile günümüzdeki durağımızda bize en yakın O-B Birlikleri Akrep takım yıldızı yönündeki Antares’in de içinde bulunduğu Scorpius Birliği, Centaurus Birliği ve Kartal takımyıldızı yönündeki devasa Aquila Yarığıdır. Bu vahşi ortamın önüne kattığı, sıcaklığı 6000 °C ‘ye ulaşan ISM (Yıldızlar arası madde) rüzgarına karşı Güneşimizin de içinde bulunduğu Yerel baloncuk içerisinde bu vahşi şok dalgalarına doğru, yakın komşularımız Sirius ve Altair yıldızları ile ilerliyoruz.

Yaklaşık birkaç on bin yıl içerisinde bu şok dalgalarının bir kısmı Güneş sistemi içerisinden de geçmiş olacak.
Gökadamız içerisinde böyle bir çok farklı süper yapı bulunmaktadır. Bu yapıların bir çoğu Samanyolu’nun evrimi sürecinde gerçekleşen, sarmal kollar içerisindeki yoğunluğu bulunduğu ortamdan daha fazla olan, gezgin devasa bulutların çarpışarak meydana getirdikleri rutin yıldız oluşum süreçlerinin bir sonucudur. Bir de bu rutin süreçlerin dışında gökadamızda Orion kolu üzerindeki bir çok Birlik ile alakalı bir başka süper yapı zinciri bulunmaktadır ki, kabaca toroidal bir halka biçimli olan ve Gould’s Belt (Gould’un kemeri) olarak adlandırılan bu yapının doğmasına sebep olan etmen, galaksiler arası gaz ve toz bulutlarının gökadamız ile etkileşiminin bir sonucu gerçekleşen ve toplu bir yıldız oluşumunu tetikleyen çok daha ilginç bir serüvene aittir.
Bir sonraki bölümde bir çok birliğin bağlı olduğu Gould Kemeri konusunu detaylı işleyeceğiz.

- “Properties of the interstellar medium and the propagation of cosmic rays in the Galaxy”,
- “A Hipparcos census of the nearby OB associations”
- “The Cassiopeia–Perseus open cluster family”
- The Internet Encyclopedia of Science
- Wikipedia
UYDULAR DÜNYAYA YELKEN AÇIYOR..
Geliştirilen bir uzay yelkeni sayesinde, işlevini tamamlamış uydu veya roketler Dünya atmosferine yönlendirilecek ve burada yanmaları sağlanacak. Uzaydaki cihazların üstüne bir güneş yelkeni yerleştirmek bu objelerin atmosfere sürüklenmesi ve yanarak yok olmasını sağlıyor. Avrupa'nın ileri gelen uzay firmalarından EADS Astrium, bu yöntemle sağlanabilecek başarı potansiyelinin çok yüksek olduğunu belirtiyor. Firma yetkililerinden Brice Santerre, bu çözümün özellikle hayatının son dönemlerinde itme gücüne sahip olmayan uydular için ilgi çekici olduğunu belirtiyor. Santerre, Max Serf ile birlikte "Innovative DEorbiting Aerobrake System" (IDEAS - Yenilikçi Yörünge Çıkarıcı Havafreni Sistemi) olarak adlandırdıkları teknoloji üzerinde çalışıyor. IDEAS konsepti, 750 kilometre yüksekliğe kadar görülebilen hava moleküllerinin genişletilmiş yelkenler ve bariyerler kullanılarak uzay cihazının hareket ettirilmesine dayanıyor...
Atmosferimizin dışı daha öncekinden çok daha kalabalık bir hale gelirken, işlevini yitiren eski metal yığınlarının yer kaplaması, çarpışma riskini arttırırken yeni uyduların yerlerini işgal ediyor.

Uzayda ısı yalıtımının geleceği belirleniyor
NASA, Orion adını verdiği yeni uzay aracında kullanılmak için ısı kalkanı olarak kullanılacak materyali seçtiğini açıkladı. NASA yaptığı açıklamada, genişletilmiş bir araştırma sürecinden sonra Avcoat ablator sisteminde karar kılındığını belirtti. Orion, NASA'nın yeni nesil uzay mekiği sistemi olacak Constellation Program'ın bir parçası. Astronotları 2015 yılından itibaren Uluslararası Uzay İstasyonu'na (UUİ), 2020 yılından itibaren de Ay'a getirip götürmede kullanılacak araç, yolculuğu sırasında karşılaşabileceği sıradışı koşullara karşı olabilecek en iyi şekilde tasarlanıyor.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA), Orion isimli uzay aracının ısı yalıtımı için kullanılacak malzemeyi seçtiğini açıkladı.











Son yorumlar
@*dtcomment*@@*titolopost*@
@*nome*@