Merhaba, ben mehmettunabas
Profilime bak


Mayıs 2009

SMTWTFS
1 2
3 4 5 6 7 8 9
10 11 12 13 14 15 16
17 18 19 20 21 22 23
24 25 26 27 28 29 30
31

Tag

Son yorumlar

En son yazılar

Syndicate content

My Dada'ya ekle

My Dada'ya ekle

İçeriklerini paylaş

De.licio.us

UYDULAR DÜNYAYA YELKEN AÇIYOR..

yazan mehmettunabas (29/05/2009 - 03:20)

Geliştirilen bir uzay yelkeni sayesinde, işlevini tamamlamış uydu veya roketler Dünya atmosferine yönlendirilecek ve burada yanmaları sağlanacak.

Atmosferimizin dışı daha öncekinden çok daha kalabalık bir hale gelirken, işlevini yitiren eski metal yığınlarının yer kaplaması, çarpışma riskini arttırırken yeni uyduların yerlerini işgal ediyor.

Uzaydaki cihazların üstüne bir güneş yelkeni yerleştirmek bu objelerin atmosfere sürüklenmesi ve yanarak yok olmasını sağlıyor.

Avrupa'nın ileri gelen uzay firmalarından EADS Astrium, bu yöntemle sağlanabilecek başarı potansiyelinin çok yüksek olduğunu belirtiyor.

Firma yetkililerinden Brice Santerre, bu çözümün özellikle hayatının son dönemlerinde itme gücüne sahip olmayan uydular için ilgi çekici olduğunu belirtiyor.

Santerre, Max Serf ile birlikte "Innovative DEorbiting Aerobrake System" (IDEAS - Yenilikçi Yörünge Çıkarıcı Havafreni Sistemi) olarak adlandırdıkları teknoloji üzerinde çalışıyor.

IDEAS konsepti, 750 kilometre yüksekliğe kadar görülebilen hava moleküllerinin genişletilmiş yelkenler ve  bariyerler kullanılarak uzay cihazının hareket ettirilmesine dayanıyor...

BİLİMİN AÇIKLAYAMADIĞI KEŞİFLER

yazan mehmettunabas (14/05/2009 - 17:23)

 

 

 




































 

Kuantum Garipliği ve Kaos ...

yazan mehmettunabas (14/05/2009 - 00:24)

Cube 2 - Hypercube filmini hatırlayanlar varsa bir kaç kişi kendilerini kuantum etkilerininin gözle görünür derecede etkili olduğu 4 boyutlu bir kübün içinde buluyorlardı. Filmde, daha sonradan bu kübün sanal tasarımını yaptığı ortaya çıkan ve herkesle sevecen bir şekilde tanışmak için elini uzatan Jerry karakteri ortamın garipliğini sezerek diğer karakterlere olayı açıklamaya çalışıyordu ve "kuantum kaos" kavramını kullanıyordu. Aslında anlattıkları kuantum mekaniğinin klasik garip sonuçlarının daha da garip yorumlanmalarıydı : cisimlerin aynı anda birden fazla yerde olmaları, paralel evrenler... Olayın içinde şu anda modern fiziğin en önemli çalışma alanlarından biri olan "kaos" pek geçmiyordu ama Jerry ortamın kaotikliğine atıf yapmak istemiş olsa gerek...

Kuantum mekaniği gerçtekten de bize çok garip bir dünya resmi çiziyor. Parçacıkların olasılıklar dahilinde çeşitli özellikleri kazanmalarıı, gözlenmeden bu özellikler hakkında bir şey söyleyemiyor olmamız gibi durumlar Newton'dan itibaren 18. ve 19. yy'larda hakim görüş olarak ortaya konan determinizmi(belirlenimciliği) yerle bir etti diyebiliriz. 1920'li yıllarda kuramın temel taşları atılmaya başlandığında fizik çevrelerinde bir çok kişi, buna Einstein da dahil olmak üzere, karşı çıkmış, gözlenen bu garip sonuçların arka planda bilmediğimiz değişkenler ve durumlarla ilgili olduklarını savunmuşlardır. Einstein bu karşıt görüşlülerin saflarının en önde olanlarındandı ve kuantum mekaniğindeki olasılık durumlarına atıf yaparak "Tanrı zar atmaz" diyerek konumunu göstermiştir.

Kuantum mekaniğinin bu gibi "garip" sonuçları kimilerine göre evreni ve gerçekliği anlayışımızın sınırına ulaştığımızı, kimilerine göre ise bunun felsefi anlamda uyarlanması ile öznel bir varoluş alanına işaret ediyordu. Özellikle son yıllarda popüler kültürün bu konuya ilgi duymasıyla her kafadan bir ses çıkmaya başladı : Kuantum benlikten, kuantum düşünceye kadar...

Peki bu garipliğin altında gerçekten Einstein'ın da iddia ettiği gibi bizim halen bilmediğimiz(belki de hiç bilemeyeceğimiz) farklı değişkenler mi rol oynuyor? Gözlediğimiz ve çoğu zaman objektik bilim anlayışıyla uyuşmayan bu durumlar aslında sadece gerçekliğin bize görünen yüzü mü? Bunun altında farklı bir mekanizma mı yatıyor?

Bu gibi soruları kendisine dert edinmiş ve iklim bilimleri konusunda kaos modellemeler üzerine araştırmalar yapan Tim Palmer tüm bu gariplikleri kaos teorisi yoluyla açıklanabileceğini iddia ediyor. Küçük değişikliklerin beklenmedik büyük etkiler yarattığı sistemleri inceleyen bu alanın şu anda kuantum mekaniği ile davranışını izah ettiğimiz parçacık dünyasını da açıklayabileceğini söylüyor. Görüşleri bazıları tarafından eleştirilse de bir çok teorik fizikçi tarafından destek görmeye başlamış bile...Palmer, konu üzerinde çalışmaların artmasıyla daha büyük ilerlemelerin sağlanacağını da sözlerine ekliyor.

İlgili makale geçtiğimiz hafta New Scientist'de yayınlandı. İncelemek için aşağıdaki bağlantıdan yararlanabilirsiniz :

Can fractals make sense of the quantum world? - New Scientist

Kepler'in ilk fotoğrafları

yazan mehmettunabas (13/05/2009 - 02:05)

NASA'nın fırlattığı Kepler teleskobunun çektiği ilk fotoğraflar yayınlandı.

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA) tarafından Mart başında fırlatılan Kepler teleskobu tarafından çekilen ilk fotoğraflar yayınlandı.

Güneş sistemi dışında Dünya'ya benzer yaşanabilir gezegenleri araştırmak amacıyla gönderilen teleskobun ilk fotoğraflarında görüş açısında bulunan 4 buçuk milyon yıldız yer alıyor.

Kepler'in dahil olduğu projenin ilerleyen aşamalarında, ön inceleme sonrasında Dünya'ya benzerliği olası görülen yaklaşık 100 bin gök cismi belirlenerek incelenecek.

3 buçuk yıl sürecek incelemeler sonunda, Kepler'in Güneş Sistemi dışında yer alan dünya benzeri gezegenleri tespit etmesi hedefleniyor.

600 milyon dolarlık teleskop, şimdiye dek uzayda kullanılan en gelişmiş kamera sistemini taşıyor.

Bilim adamları güneş sisteminin dışında bugüne kadar 300 tane gezegen bulunduğunu ancak hiçbirinin dünyayla benzer özelliklere sahip olmadığını söylüyor.

Evrendeki en uzak nesne keşfedildi

yazan mehmettunabas (13/05/2009 - 02:03)

NASA'nın Swift isimli uydusu, 13.1 milyar ışık yılı uzaklıkta meydana gelen bir gama ışını patlamasını keşfetti.

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA) tarafından kontrol edilen Swift uydusu, şu ana kadarki keşfedilen en uzak nesneyi saptadı. Işınıma GRB 090423 adı verildi.

Dünya'dan 13,1 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunan bir gama ışınımı olan bu objenin, Big Bang'den (Büyük Patlama) 640 milyon yıl sonra, ilk galaksilerin oluşmaya başladığı dönemde ortaya çıktığı tahmin ediliyor.

Gama ışını patlaması (Gamma Ray Burst - GRB) adı verilen olaylar, bilinen en parlak yıldız patlamaları olarak nitelendiriliyor.

GRB'ler devasa büyüklükte ve kendi ekseni etrafında dönen yıldızların çökerek kara deliğe dönüşürken etrafa neredeyse ışık hızına yaklaşan süratlerde gaz fışkırtması sonucu ortaya çıkıyor.

Fışkıran bu gazlar farklı dalga boylarında artçı parlaklıklarla birlikte gama ışını yayarak muazzam bir görüntü oluşturuyorlar.

Uzayda ısı yalıtımının geleceği belirleniyor

yazan mehmettunabas (13/05/2009 - 02:00)

NASA, Orion adını verdiği yeni uzay aracında kullanılmak için ısı kalkanı olarak kullanılacak materyali seçtiğini açıkladı.

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA), Orion isimli uzay aracının ısı yalıtımı için kullanılacak malzemeyi seçtiğini açıkladı.

NASA yaptığı açıklamada, genişletilmiş bir araştırma sürecinden sonra Avcoat ablator sisteminde karar kılındığını belirtti.

Orion, NASA'nın yeni nesil uzay mekiği sistemi olacak Constellation Program'ın bir parçası. Astronotları 2015 yılından itibaren Uluslararası Uzay İstasyonu'na (UUİ), 2020 yılından itibaren de Ay'a getirip götürmede kullanılacak araç, yolculuğu sırasında karşılaşabileceği sıradışı koşullara karşı olabilecek en iyi şekilde tasarlanıyor.

Marslı kafatası spekülasyonu

yazan mehmettunabas (13/05/2009 - 01:57)

NASA'nın Mars yüzeyinde çektiği fotoğraflardaki cisim kafaları karıştırdı, spekülasyonlar başladı...

NASA'nın Mars yüzeyindeki "Mars Rover Spirit" aracının çektiği bir görüntüdeki bu şekil, UFO hayranlarının heyecanını arttırdı.

Gerçekten de fotoğraftaki cismin göz boşluklarına ve bir burna benzeyen bölgeleri var. UFO forumlarında ise tartışmalar çok hararetli: Kimisi "marslı kafatasının" 1,4 litre hacminin olduğunu söylüyor, kimisi de ağız olarak yorumladığı dar ve çıkıntılı bölgeden et obur olduğu kanaatine varıyor. Kimisi de "Kafatasını üst bölgesi, antenleri taşımaya yetecek bir kas yapısı olduğunu gösteriyor. Ama bu fotoğrafta antenleri göremiyoruz" diyerek işi şakaya vuruyor.

Bize göre ise bu basit bir taş; ya da kendini kuma gömüp Mars denizleri buharlaşırken uyuyakalmış bir Marslı!

OVER THE RAINBOW

yazan mehmettunabas (31/03/2009 - 05:49)



rainbows Pictures, Images and Photos 



*`OVER THE RAINBOW`*
`Dedicated To All Who Are Mourning The Great Loss Of A Loved One`
white doves with white flowers Pictures, Images and Photos

SOMEWHERE OVER THE RAINBOW REIGNS LOVE THAT IS WHOLE
WHERE STORMY WEATHER HAS TO PASS BEFORE TAKING HOLD
AS A RAINBOW PROMISES NEW LIFE TO ALL WHOM BEHOLD
SO SHALL LOVE FOREVER SHINE WITH BLESSINGS UN TOLD

glowy white Pictures, Images and Photos

HAVE FAITH AND TRUST IN THE LORD THE CREATOR OF ALL
HE ANSWERS OUR PRAYERS WHEN IN OUR HEARTS WE DO CALL
NO MATTER WHAT BEFALLS US WHETHER IT BE LARGE OR SMALL
LOVE AND FAITH SHALL EVENTUALLY CONQUER EVIL OVERALL

glowy white Pictures, Images and Photos


doves and pink roses Pictures, Images and Photos 

GÖKYÜZÜ FOTOĞRAFLARI

yazan mehmettunabas (30/11/2008 - 22:58)

 

Incredible, beautiful, rare lighting effect that gives us nature ...

Okologorizontalnaya arc. Known as "fiery rainbow." Colored bands arise directly to the sky as a result of light passing through ice crystals in cirrus clouds covering the sky "rainbow film." This natural phenomenon is very difficult to see, as well as ice crystals, and sunlight must be at a certain angle to each other to create the effect of "fire rainbow".


"The Phantom of Brokkena." In some parts of the Earth can be observed a surprising phenomenon: a man standing on a hill or mountain, behind which rises or the sun, discovers that his shadow, upavshaya the clouds, it becomes implausible great. This is because that tiny droplets of mist special bends and reflect sunlight. His name phenomenon has been named tops Brokken in Germany, where, because of the frequent fogs, you can regularly observe this effect.


Okolozenitnaya arc. Okolozenitnaya arc - this arc with the center at zenith, which is located above the Sun by about 46 °. It is seen rarely and only for a few minutes, has vivid color, shape and always parallel to the horizon. An outside observer, she recalled the smile Cheshirskogo Kota or inverted rainbow.


"Misty" rainbow. Misty halo like a colorless rainbow. As usual rainbow, the halo formed by the refraction of light through the water crystals. However, unlike the cloud, forming a normal rainbow, fog, bearing this halo, is made up of smaller particles oxen, and light prelomlyayas in tiny droplet does not splash it.


Gloria. When exposed to light scattering effect of a (diffraction of light, previously reflected in the water crystal clouds), he came back from the clouds in the same direction, which fell, and an effect known as "Gloria". This effect can be observed only in the clouds, which are located directly in front of the viewer or below it, at a point which lies on the opposite side of the light source. Thus, Gloria can only be seen from the mountain or from the aircraft, with light sources (sun or the moon) must be located directly behind the observer. Gloria bright circles in China is also called Buddha's Light.For this photo beautiful rainbow halo surrounds the shadow of air balls, fallen to below a cloud.


Galo at 22?. White light circle around the sun or the moon, which arise as a result of refraction and reflection of light in the atmosphere are crystals of ice or snow, called halo. In the present atmosphere of small crystals of water, and when they form a right angle brink of a plane passing through the sun, the one who observes the effect, and the crystals in the sky becomes visible characteristic white halo surrounding the sun. So the verge reflect the rays of light within a 22 °, forming a halo. In the cold season halo formed crystals of ice and snow on the ground reflects sunlight and scatters it in different directions, forming effect called "diamond dust".


Brighter clouds. When the sun is under a certain angle to a drop of water that make up the cloud, the droplets bends sunlight and create unusual effects of "rainbow cloud", okrashivaya it in all the colors of the rainbow. His colors are clouds and a rainbow, are required to varying wavelengths of light.


Moon arc. A dark night sky and bright moon light often give rise to a phenomenon called "lunar rainbow" - a rainbow appearing in the light of the moon. Such a rainbow located on the opposite side of the moon nebosvoda and often seem to be completely white. However, sometimes they can be seen in all beauty.


Parhelion. "Pargely" in the translation from Greek - "mock sun". This is one way halo (see paragraph 6): in heaven there is one or more additional images of the Sun, located at the same height above the horizon as the sun now. Millions of ice crystals with a vertical surface, reflecting the sun, and formed this beautiful phenomenon.


Rainbow - the most beautiful meteor. Rainbow can take many forms, common to them is a rule of color - in the sequence of the spectrum (red, orange, yellow, green, blue, blue, violet). A rainbow can be seen when the sun illuminates part of the sky and the air is saturated with moisture kapelkami, for example, during or immediately after rain. In ancient times the emergence of the rainbow in the sky attached mystical meaning. To see the rainbow was considered a good omen, to travel or go under it sulilo happiness and success. A double rainbow, as they say, brings good luck and desire to perform. The ancient Greeks believed that the rainbow - is a bridge to heaven, and the Irish felt that at the other end of the rainbow is the legendary gold Leprechaun.


North siyanie.Svechenie observed in the sky in the polar areas, known as the northern or auroral as well as the South - the southern hemisphere). It is anticipated that this phenomenon exists also in the atmospheres of other planets such as Venus. The nature and origin of auroral - the subject of intensive research, and in this regard have been developed many theories. "Polar Lights, as scientists believe, result from the bombing of the upper atmosphere by charged particles moving to the land along the power lines of the geomagnetic field from the adjacent space, called plasma layer. Projection plasma layer along the geomagnetic power lines on the Earth's atmosphere is in the form of rings surrounding the northern meters south magnetic poles (auroral Ovaly).


Kondensatsionny (inversion) mark. Condensation should - this white stripes left by aircraft in the sky. By its very nature, they are skondensirovannym mist, consisting of moisture, which is in the atmosphere and exhaust from the engines. Most often, these tracks short - under the influence of high temperatures, they simply evaporate. However, some of them down in the lower atmosphere, forming cirrus clouds. Environmentalists believe that transformed thus condensing traces of the aircraft have a negative impact on the climate. Thin high-altitude cirrus clouds, which are derived from modified aircraft from attack by hinder the passage of sunlight and consequently lower the temperature of the planet, unlike ordinary cirrus clouds, which can retain heat the earth.


Next exhaust gas flares. Air flow in the high atmosphere distort inversion traces of space rockets and pieces of the exhaust gases bends sunlight and colors in all traces of the color of the rainbow. Huge colored curls stretch for several kilometers across the sky before evaporate.


Pol. Polarization - is the focus of electromagnetic light wave oscillations in space. The polarization of light occurs when light under a certain angle falls on the surface, affects and is becoming polarized. Polarized light is also freely distributed in space, like a normal sunlight, but the human eye, usually unable to capture the changing colors as a result of increasing polarization effects. This image provided by wide-angle lens with a polarization filter shows an intense blue sky attached electromagnetic charge. Such a sky we can see only through a filter camera.


Star scent. Hidden naked eye "star trail" can capture on camera. This photograph was taken at night, using cameras mounted on a tripod, with a fully open lens aperture and over time extract. The photo shows the "movement" sky - a natural change of the Earth as a result of the rotation makes the stars "move". The only fixed star - Polaris, which indicates the astronomical North Pole.


Zodiacal light. Scattered light the night sky, created by sunlight reflected from interplanetary dust particles, called zodiacal light. Zodiacal light can be seen evening or morning in the west to the east.


Crown, or crowns - are small colored rings around the Sun, Moon or other bright objects that occur from time to time, when the light source is behind a translucent clouds. Crown occurs when light fine water kapelkami water, forming a cloud. Sometimes the crown looks like a luminous spot (or glory), surrounds the Sun (or Moon), which concludes with red ring. During eclipses the Crown is surrounded by shaded sun.


Twilight rays. Twilight rays - divergent beams of sunlight, which become visible through their coverage of the dust in the high layers of atmosphere. Shadows of clouds form dark stripes, and among them are distributed rays. This effect occurs when the sun is low on the horizon before sunset or after dawn.


Mirage. The optical effect caused by refraction of light when passing through air layers of different density, expressed in the event of a fraudulent image - a mirage. Mirages can be seen in the hot climate, especially in the deserts. Flat surface away the sand becomes like an open water source, especially when looking into the distance from dune or hill. A similar illusion occurs in the city on a hot day, hot sun on the asphalt. In fact, the "water surface - it's nothing else as a reflection of the sky. Sometimes mirages show entire facility, located at a great distance from the observer.


Poles sveta.Ploskie ice crystals reflect light in the upper atmosphere and form the vertical pillars of light, as if emerging from the earth's surface. Light sources can be a moon, sun or artificial lights.



This phenomenon, which the island of Madeira, in the Atlantic Ocean, watched once, did not lend any classification.
TUNALIM...

DÜNYADA FAAL VOLKANİK DAĞLAR

yazan mehmettunabas (30/11/2008 - 22:54)

 láva

Volcanoes

 
The Pacific smolders as lava from Hawaii's Kilauea Volcano hits the ocean. Kilauea is a shield volcano, or a low, gently sloping volcano built almost entirely from basaltic lava flows. It is one of five such volcanoes that make up Hawaii's Big Island.
Photograph by Chris Johns


Perched above the lighted city of Catania, Italy, Mount Etna hurls a fountain of fire skyward as rivers of lava spill down its flanks. In spite of its dazzling displays, Mount Etna is a relatively safe volcano with rare, compact eruptions and slow-flowing lava that gives people a chance to escape.
Photograph by Carsten Peter


A stream of neon-orange lava cascades down Ol Doinyo Lengai, in Tanzania’s Great Rift Valley. Ol Doinyo Lengai, "Mountain of God" in the language of the Maasai, is the only volcano in the world erupting natrocarbonatite lava, an extremely fluid lava that contains almost no silicon.
Photograph by Carsten Peter


Climbers mount whorls of lava on the caldera of Ethiopia’s Ertale Volcano as steam escapes from a lava lake in the volcano’s crater that can reach temperatures of 1,868°F (1,020°C).
Photograph by Carsten Peter


Gas and steam rise from a volcanic vent in New Zealand. This small island nation uses the Earth's heat to generate about 12 percent of its energy demands.
Photograph by Peter Essick


With a hiss of steam, lava flows into the Pacific Ocean in Hawaii Volcanoes National Park, Hawaii. The Hawaiian island chain has been built up by similar flows of molten rock over millions of years.
Photograph by Stephen Alvarez


Navbiotum Volcano lies dormant on the southern shore of Lake Turkana in Kenya. Once known as Lake Rudolf, Lake Turkana is the northernmost lake in the Great Rift Valley, a highly volcanic region that runs 3,700 miles (6,000 kilometers) from Mozambique to Syria.
Photograph by Richard du Toit/Minden Pictures


Pahoehoe lava flows on Kilauea Volcano in Hawaii Volcanoes National Park. Unlike AA (pronounced “ah ah”) lava, pahoehoe flows relatively slowly, allowing an insulating skin to form that keeps the temperature close to 2,190 degrees Fahrenheit (about 1,200 degrees Celsius). Aa lava, on the other hand, moves faster and doesn’t have time to develop a skin, resulting in a cooler flow with a more angular texture.
Photograph by Steve and Donna O'Meara


Pavlof Volcano blasts clouds of ash and steam to a height of about 18,000 feet (5,490 meters) over the Alaska Peninsula during an August 2007 eruption. Pavlof is the most dangerous type of volcano—a stratovolcano— with the potential for highly explosive eruptions. Stratovolcanoes tend to form where one of the Earth’s tectonic plates descends below another.
Photograph by Chris Waythomas/Alaska Volcano Observatory/ U.S. Geological Survey


Green vegetation surrounds villages on the slopes of Mount Merapi, a highly active volcano in Central Java, Indonesia. Thousands of people, lured by fertile volcanic soils, live on or near Merapi. Many lives have been lost to the volcano’s frequent eruptions, which are accompanied by high-speed pyroclastic flows and mudflows called lahars.
Photograph by John Stanmeyer
                                      láva---.jpg               
                                                      láva.jpg
                                     tunalım...

Hubble teleskopunun çektiği en güzel 10 uzay fotoğrafı...

yazan mehmettunabas (24/11/2008 - 05:44)

 


En güzel 10 uzay fotoğrafı



Hubble teleskopunun çektiği en güzel fotoğraf seçilen bu karede dünyadan 28 milyon ışık yılı uzakta bulunan Sombrero Galaksisi görülüyor.



Hubble’ın çektiği ve ikinci en güzel resim seçilen karede dünyadan 3000-6000 ışık yılı uzakta bulunan ‘Ant Nebula’ resmediliyor




Astronotların 3. favori resmi komik bir kukuleta takmış olan bir surata benzetildiğinden ‘Eskimo’ adı verilen Nebula NGC 2392 toz bulutu. Kukuletaya benzetilen kısım aslında ölmekte olan bir yıldızdan uzaklaşarak uçan kuyrukluyıldız biçimindeki bir halka. Eskimo Dünyadan 5000 ışık yılı uzakta bulunuyor




Yüzüklerin Efendisi’ üçlemesindeki büyücü Sauron’un şeytan gözünü anımsatan bu halkanın ismi ‘Cat’s Eye Nebula’




Astronotların seçtiği en iyi uzay resimleri arasında 5. sırada alan bu kare dünyadan 8000 ışık yılı uzaktaki ‘Hourglass Nebula’yı resmediyor. Nebulanın ortasındaki darlığın nedeni onu oluşturan rüzgarların merkezde zayıflaması



Bu karede görüntülenen 'Cone Nebula' dünyadan aya 23 milyon kez gidip gelindiğinde kat edilen yol kadar uzağımızda bulunuyor



Resimde dünyadan 5500 ışık yılı uzakta olan ‘Swan Nebula’sındaki ‘Perfect storm’ (Kusursuz Fırtına) adı verilen bölge görülüyor





Astronotların 9. favori resmindeki bu görüntüde dünyadan 114 milyon ışık yılı uzakta olan ve teknik ismi NGC 2207 ve IC 2163 olan iki birleşik galaksiyi görüyoruz




Astronotların seçtiği en güzel 10. resimde dünyadan 9000 bin ışık yılı uzakta olan Trifid Nebula’yı görüyoruz. Yeni yıldızların doğduğu bu nebulaya astronotlar ‘yıldız kreşi’ adını taktı

TUNALIM....
  Kaynak:(http://www.bgmuhacirlari.com)

DÜNYANIN 7 HARİKASI

yazan mehmettunabas (31/10/2008 - 03:13)

İnsanların çağlar boyunca hayran kaldıkları büyük eserler, asırlar boyu sanatçılara ilham, onlara yaklaşma ve onları geçme, daha iyisini ve daha güzelini yapma arzusu vermiştir.Tarihi açıklayan, insan gücünün ve kabiliyetinin tanıkları olan bu şaheserlere ilgi duymayan nesiller, yaratıcılıklarını kaybetmişler, içinde bulundukları nesillerin medeniyet yarışında geri kalmalarına sebep olmuşlardır. Bu sebeple, bütün dünya için eşsiz birer kaynak ve hazine olan bu eserlerin bilinmesinde büyük faydalar vardır. Tarihçiler, yazarlar ve sanatkarlar, yüzyıllardan beri “Dünyanın en büyük ve en güzel anıtları hangileridir, nerede, ne zaman ve niçin yapılmışlardır?” sorularına cevap aramışlardır.
M.Ö. 4. yüzyılda Sidon’lu Antipatros ilk defa, kendi çağında yeryüzünde mevcut olan yedi büyük ve güzel anıtı “Dünyanın Yedi Harikası” olarak adlandırmıştır. Heykeltraşlık ve mimarlık şaheseri olan bu eserler şunlardır:

1- Mısır Piramitleri
2- İskenderiye Feneri
3- Babil’in Asma Bahçeleri
4- Efes’teki Artemis Tapınağı
5- Olimpos’taki Zeus Heykeli
6- Kral Mausoleus’un Mozolesi
7- Rodos Heykeli

Antipatros’un, yaşadığı çağda dünyanın başka yerlerine gitme imkanı olsaydı, belki de bu harikaların sayısını iki, üç katına çıkarırdı. Ancak, sadece tanıdığı yerlerde gördüğü bu eserleri yedi harika olarak tanımlamıştır.

Antik Çağ’da yapılan bu eserler, hem boyutları hem de olağanüstü dekor ve işlemelerinden dolayı önemli eserlerdir. Dünya’nın yedi harikasından günümüze sadece Mısır piramitleri kalmıştır. Yangın, deprem, savaş ve zamana aşımı diğerlerinin yok olmasına neden olmuştur. Arkeologlar eserlerin görünüşleri ile ilgili olarak anlatılanları temel almışlardır.

MISIR PİRAMİTLERİ
Dünyanın yedi harikası arasında günümüze kadar gelebileni Mısır piramitleridir. Mısırın çeşitli bölgelerinde onlarca piramit vardır. Piramitlerin nasıl ve niye yapıldığı hakkında çeşitli görüşler olmasına rağmen bu sorulara kesin cevaplar verilememiştir. Ama en akla yatkını piramitlerin Mısır’da tanrısal bir anlam taşıyan firavunların mezarı olmasıdır. İçindeki gizli dehlizler, kapılar, salonlar hep yabancılara karşı firavunun hazinelerini ve mumyalanmış bedenini korumak için yapılmıştır. Bu piramitlerin en büyüğü Firavun Keops’a ait olan 146 metre yüksekliğindeki piramittir.

Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısır’daki Keops Piramididir. Mısır’ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır.

Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.

Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır’ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops’un mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops’un kardeşi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren’e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500′lü yıllarda hüküm süren Mikerinos’a aittir.

Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de “Dünyanın Birinci Harikası” olma niteliğine hak kazanmıştır.
Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır.

Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.

Tarihçi Herodot’a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops’un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir.

Keops piramidin güneyinde Büyük Sfenks vardır. Sfenks’in yüzü,  firavun Kefren’in yüzü, bedeni ise yatan bir aslanın bedenidir. Keops’un piramidine giden yolun üzerinde Keops’un annesi Kraliçe Heteferes’in defin eşyalarının bulunduğu bir çukur mezar vardır. Bu mezarın dibinde, Kraliçenin boş lahiti vardır. Lahit, üzerindeki mücevherler ve mobilyalar, dönemin zanaatçılarının sanatsal yeteneklerinin ve teknik yetkinliklerinin gelişmiş olduğunu göstermektedir. Mısır piramitleri, henüz sırları çözülmemiş olarak, güzellikleriyle insanı büyüleyici güzelliktedir.

İSKENDERİYE FENERİ
Mısır’da İskenderiye Limanı’nın karşısındaki Pharos Adası üzerine yapılmıştı. Romalılar Mısır’ı ele geçirdikten sonra burada Ptolemaios (Batlamyus) olarak anılan bir devlet kurmuşlardı. İnşaası M.Ö. 285-246 yılları arasında süren Fener, bu devletin ilk iki kralı Ptolemy-Batlamyus-Soter ve Ptolemy tarafından yaptırılmıştı.

Kaidesi ile birlikte 135 metre yüksekliğinde olan fener, beyaz mermerden yapılmıştı. Tepesinde bulunan, tunçtan yapılmış büyük bir ayna 70 kilometre uzaklıktan görülüyor ve limana giren gemilere rehberlik ediyordu.

Üç bölümden oluşan fenerin mimarı Knidos’lu Sostratus’tur. Alt bölümü dikdörtgen şeklinde ve yaklaşık 55 metre yüksekliğindeydi. Orta bölüm, yukarıya doğru giden rampası olan bir silindir şeklindeydi. Yaklaşık 27 metre yüksekliğindeydi. Üst bölüm ise silindir şeklindeydi ve üzerinde alevin bulunduğu bir odası vardı.
İskenderiye Feneri, antik çağın yedi harikası içinde günlük yaşam için kullanılan tek eserdir. Ayrıca yedi harikanın ve gelmiş geçmiş deniz fenerlerinin en yüksek olanı da bu fenerdir.

Üst kısmı M.S. 955 yılında bir deprem ve fırtınada kopan fenerin gövde kısmı da 1302′de başka bir depremde yıkıldı. 1500 yılında ise bu yapıya ait kalıntılar tamamen yokoldu.
Üzerinde inşaa edildiği adadan dolayı Pharos olarak anılmış ve bu kelime bir çok dile yerleşmiştir. İspanyolca, Fransızca ve İtalyancada Pharos, deniz feneri anlamına gelmektedir. Yıkılmadan önce yapılan resimleri, dünyadaki deniz fenerlerine yüzlerce yıldan beri örnek olmuştur.

BABİL ASMA BAHÇELERİ
M.Ö. 450′li yıllarda tarihçi Herodot “Babil, yeryüzünde bilinen bütün diğer şehirlerin ihtişamını aşar.” demiştir. Herodot, şehrin dış duvarlarının 80 kilometre uzunlukta, 25 metre kalınlıkta ve 97 metre yükseklikte olduğunu ve 4 atlı bir arabanın gezinmesine uygun olduğunu belirtmiştir. İç duvarlar, dış duvar kadar kalın değildi. Duvarların içinde som altından yapılmış büyük heykeller bulunan kaleler ve tapınaklar vardı. Şehrin içinde ünlü Babil Kulesi vardı. Bu kule, Tanrı Marduk’a yapılan bir tapınaktı ve cennete ulaşmak için göğe doğru yükseliyordu.
Babil, M.Ö. 605′den itibaren 43 yıl hüküm süren kral Nebuchadnezzar tarafından yapılmıştır. Daha zayıf bir rivayete göre ise M.Ö. 810 yılından itibaren 5 yıl hüküm süren Asur kraliçesi Semiramis tarafından yapılmıştır.

Bahçeler Nebuchadnezzar’ın sıla hasreti çeken karısı Amyitis’i neşelendirmek için yapılmıştı.Amytis, Medes kralının kızıydı ve iki ülkenin müttefik olması amacıyla Nebuchadnezzar ile evlendirilmişti. Onun geldiği ülke yeşil, engebeli ve dağlıktı. Mezopotamya’nın bu dümdüz ve sıcak ortamı onu depresyona itmişti. Kral, karısının sıla hasretini gidermek için onun memleketinin bir benzerini yapmaya karar verdi. Yapay dağlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırdı.

Yunanlı coğrafyacı Strabo’nun M.Ö. birinci yüzyıldaki tanımlamasına göre, bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehrinden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Zincir pompa, biri yukarıda, diğeriyse su kaynağında bulunan iki büyük volana gerili, üzerinde kovalar bulunan bir sistemdi. Nehirden dolan kova yukarıya çıkıyor içindeki suyu havuza boşaltıp tekrar nehre dönüyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya doğru akıyordu.
Yunanlı tarihçi Diodorus’a göre bahçeler yaklaşık 120 metre genişlikte ve 120 metre uzunluğunda ve 25 metre yüksekliğindeydi.

Ninova’daki Asurbanipal kitaplığında bulunan çivi yazısı tabletlere göre Babil’de 53′ü büyük, 650’si küçük olan toplam 703 tapınak, 360 sunak, 2 ayin yolu, 24 büyük cadde ve 3 kanal vardı. Şehir dörtgen bir plana göre kurulmuştu. Biri iç, diğeri dış olmak üzere 16,5 kilometre uzunluğunda 2 surla çevriliydi. Surların dışında bütün şehri çevreleyen su hendekleri de vardı.
İstilalar yüzünden sönmeye başlayan şehir, özellikle Pers Kralı Keyhüsrev’in Babil’i fethetmesinden sonra sönmeye başlamış, M.S. 5 ve 6. yüzyıllarda kumlara gömülmüş ve bir kum dağı haline gelmiştir. Bu şehrin, içindeki tapınakların ve asma bahçelerin kalıntıları ancak 20. yüzyılda yapılan kazılarla meydana çıkarılabilmiştir.

ARTEMİZ TAPINAĞI
Tanrıça Artemis adına ilk türbe M.Ö.800′lü yıllarda Efes’teki nehrin yakınındaki bataklık kıyıya yapılmıştı. Bazen Diana da denen Efes tanrıçası Artemis, Yunan Artemis’iyle aynı değildi. Yunan Artemis’i av tanrıçasıydı. Efes Artemis’i ise belinden omuzlarına kadar birçok göğüsle resmedildiği gibi verimlilik, bereket ve doğurganlık tanrıçasıydı.

Bu eski tapınakta muhtemelen Jüpiterden düşen bir meteorit olduğu düşünülen kutsal birtaş vardı. Tapınak, sonraki yüzyıllarda birkaç kez tahrip olmuş ve yeniden inşaa edilmiştir. M.Ö.600′lerde Efes şehri büyük bir ticaret limanı haline geldi ve Chersiphron adlı bir mimar yüksek taş kolonları olan yeni ve büyük bir tapınak inşaa etti.

Lidya kralı Croesus, M.Ö.550′de Efes’i ve Anadolu’daki diğer Yunan şehirlerini fethetti. Bu savaş sırasında mabet tahrip oldu. Croesus, mimar Theodorus’a daha öncekilerin hepsini gölgede bırakan yeni bir mabet yaptırdı. Yeni tapınak öncekinin 4 katı büyüklükte 90 metre yükseklikte ve 45 metre genişlikteydi. Masif bir çatı, yüzden fazla taş sütunla destekleniyordu
M.Ö. 356′da Herostratus adlı biri tarafından çıkarılan bir yangında yanarak tahrip oldu. Bundan kısa bir süre sonra o günün en ünlü heykeltraşı olan Scopas’lı Paros tarafından yeni bir mabet yapıldı. Romalı tarihçi Pliny’ye göre yeni tapınak, 130 metre uzunlukta ve 68 metre genişlikteydi.
Tavanı, yükseklikleri 18 metre olan 127 adet sütun destekliyordu. İnşaat 120 yıl sürmüştü.

Büyük İskender M.Ö.333′de Efes’e geldiğinde tapınağın inşaası hala devam ediyordu.
Bizanslı Philon “Babil’in asma bahçelerini, Olimpos’taki Zeus Heykelini, Rodos Kolossusu’nu, yüksek piramitlerin kudretli işçiliğini ve Mausoleus’in mezarını gördüm. Ama bulutlara doğru yükselen Efes’teki tapınağı gördüğümde, diğerlerinin tümünün gölgede kaldığını hissettim.” diye yazmıştı.

M.S. 57′de St. Paul hristiyanlığı yaymak için Efes’e geldi. O kadar başarılı oldu ki bundan, şehrin demircisi ve tapınaktaki heykellerin sahiplerinden birisi olan Demetrius büyük bir korkuya kapıldı. Çünkü Demetrius tapınaktaki heykellerin bir kısmının sahibiydi ve her yıl tapınağa hacca gelenlerden iyi bir geliri vardı ve insanların dinini değiştirmesi demek onun geçimini kaybetmesi anlamına geliyordu. Birlikte ticaret yaptığı diğer kişileri de yanına alan Demetrius heyecan verici ve “Yaşasın Efesliler’in Artemisi” diye biten bir söylev yaptı ve halkı galeyana getirdi. Hemen sonra St. Paul’un yardımcılarından ikisini tutukladılar. Bunu bir isyan takip etti. Sonuçta St. Paul, tutuklanan yardımcılarıyla şehri terketti ve Makedonya’ya geri döndü.

262′de Gotların bir akını sırasında büyük Artemis tapınağı yakılıp yıkıldı. Bir yüzyıl sonra Roma İmparatoru Constantine şehri yeniden inşaa ettirdi. Fakat hristiyan olduğu için tapınağı restore ettirmedi.Constantin’in çabalarına rağmen Efes eski günlerine dönemedi. Çünkü gemilerin demirlediği liman yokolmuştu. Nehrin taşıdığı alüvyonlar tarafından deniz şehirden uzaklaşmıştı. Zamanla şehir sakinleri kenti terkettiler. Mabetin kalıntıları başka yapıların ve heykellerin yapılmasında kullanıldı. British Museum’dan John Turtle Wood 1863′de tapınağı araştırmaya başladı. 1869′da 6 metre derinlikte, çamurların içinde tapınağın temellerini buldu. Bulduğu heykelleri ve bazı kalıntıları British Museum’a götürdü.

1904′de yine aynı müzeden D.G. Hograth’ın liderliğindeki bir ekip kazılara devam ettiler ve sitede birbirinin üzerine inşaa edilen 5 tapınak olduğunu keşfettiler. Bugün gelen ziyaretçilere tapınağın yerini belli etmek için, bataklık halinde olan bölgeye sadece bir tek sütun dikilmiştir.

ZEUS HEYKELİ
Eski zamanlarda Yunanlılar’ın en büyük festivali, “Tanrıların Kralı Zeus” onuruna düzenlenen Olimpiyat Oyunlarıydı. Bugünkü Olimpiyat oyunlarına benzeyen bu müsabakalarda Anadolu, Suriye, Mısır, Yunanistan ve Sicilya’dan atletler yarışırlardı. Olimpiyatlar ilk kez M.Ö. 776′da başladı. Oyunlar 4 yılda bir düzenleniyordu ve Yunan şehir devletlerinin bütünlüğünü sağlamaya yardımcı oluyordu. Yunanlılar, Yunanistan’ın batı kıyısında Peloponnesus denen bölgedeki Olimpos’ta Zeus adına bir tapınak yaptırmışlardı. Kutsal oyunlar süresince, şehir devletleri arasındaki savaşlar kesiliyor ve oyunlar için Olimpos’a (Olympia) gidecekler için güvenli bir geçiş imkanı sağlanıyordu.

Oyunların yapıldığı yerde bir stadyum ve kutsal bir koruluk vardı. Yunanlılar ilk zamanlarda basit bir yapısı olan tapınağın yerine, zaman içinde oyunların öneminin artmasıyla, yeni ve tanrıların kralının adına yaraşır bir tapınak yapmak istediler. Bunun için Elis’li Libon yeni bir tapınak yapmaya başladı ve M.Ö. 456′da Zeus tapınağı bitirildi.

Tapınak dikdörtgen bir platform üzerine inşaa edilmişti. Binanın yanlarında yeralan 13 adet büyük sütun, tavanı destekliyordu. Her köşede 6 adet sütun vardı. Üçgen şeklindeki tavan heykellerle doldurulmuştu. Kolonların üzerindeki pedimentler, Heracles’in heykelleriyle süslüydü. Tapınağın içerisinde tanrıların kralı Zeus’un görkemli bir heykeli yeralıyordu.

Heykeli, Atina’daki Parthenon tapınağı için Athena heykelini yapan Phidias yapmıştır. Heykel tapınağın batı ucuna yerleştirilmişti. 7 metre genişlikte ve yaklaşık 12 metre yüksekliğindeydi. Zeus, özenle hazırlanmış tahtında oturur şekildeydi. Başı neredeyse tavana değiyordu. Sağ elinde zafer tanrıçası Nike’ı tutuyordu. Sol elindeyse üzerinde çeşitli metallerden kakmalar olan ve üzerinde kartal olan bir hükümdar asası vardı. Altın, abanoz, fildişinden yapılmış olan ve değerli taşlardan kakmaların bulunduğu Zeus’un oturduğu taht, heykelin kendisinden daha etkileyiciydi. Üzerinde, Yunan tanrılarının ve sfenks gibi mistik hayvanların oyma figürleri yeralıyordu.

Heykelin derisi fildişinden, sakalı, saçları ve elbisesi altındandı. Tasarım, bir ahşap çerçeveye altın ve fildişi levhaların tutturulmasıyla yapılmıştı. Olimpos’un havası çok fazla nemliydi. Bu yüzden fildişi levhaların çatlamaması için tapınağın altındaki özel bir havuzda bulundurulan bir yağ ile sürekli yağlanıyordu.

Roma imparatoru Theodosius I, M.S.255 yılında, bir dinsiz adeti olduğu gerekçesiyle olimpiyatları durdurdu. Daha sonra zengin Yunanlılar, heykeli Bizans’a taşıdılar. Heykel, M.S.462 yılında çıkan bir yangında yokoldu.
Olimpos’ta 1829′da Fransızlar tarafından burada bulunan bazı heykel parçaları Paris’te Louvre müzesinde sergilenmektedir.

Bugün, bölgedeki stadyum restore edilmiştir. Zeus tapınağıyla ilgili birkaç sütun haricinde hiçbir şey kalmamıştır. Heykel ise tamamen yokolmuştur. Ancak, o döneme ait bulunan paralar üzerindeki resimlerden, mabedin şekli hakkında ipuçları elde edilebilmiştir.

Kral Mausoleus’un Mozolesi
Halikarnas Mozolesi, Dünyanın Yedi Harikası olarak kabul edilen eserler arasında, Türkiye’de bulunan iki harikadan biridir. Halikarnas’taki (Bugünkü Bodrum) bu mermerden yapılmış dev mezarda İÖ.353′te ölen Pers İmparatorluğu’nun ünlü ve uzak krallarından Mausolus ve eşi  Kraliçe Artemisia’nın yattığına inanılır. Bugün birçok dilde benzer bir ses yapısıyla kullanılan “mozole” kelimesi de bu kralın adından türemiştir. Heykeli yaptıran Kraliçe Artemisia’nın kendisidir. 135 foot yüksekliğindeki mezar, Yunan mimarlar Satyrus ve Pythius tarafından biçimlendirildi. Mezarı çevreleyen frizlenin yapımında ise dönemin dört ünlü heykeltraşı çalıştı. Dikdoörtgen prizma biçimindeki mozolenin üst kısmı da piramit biçiminde bir çatıyla kaplıdır. Mozolenin en tepesinde ise dört atın çektiği bir araba bulunur. Arabanın içinde oturanlar ise elbette kral ve kraliçedir.

Mezarın kaidesi 25 x 30 metre idi ve İyon stilinde sütunlarla süslenmişti. Tepesinde 4 atlı bir zafer arabası bulunuyordu. Basamaklı bir piramit görünümündeydi. Anıtın, araba heykeliyle birlikte yüksekliği 45 metreyi geçiyordu. Duvarları kabartmalarla süslüydü. Sütunlar arasında birçok güzel heykel vardı.

MÖ 353 yılında mozolenin yapımı tamamlandığında, büyüleyici beyazlıktaki mermer eserin ünü tüm antik dünyaya yayıldı. Ancak, 15. yüzyılın başlarında gerçekleşen bir depremde büyük hasar gören eser, zamanla yıkıldı. Bugün sadece temelleri ve frezeninin bazı parçaları bulunuyor. Frizlerin önemli bir kısmı, ait oldukları topraklardan koparılmış ve Londra’daki The British Museum’a götürülmüştür.

Rodos Heykeli
Tarihi; Antik Yunan’da belirli güçleri olan kent-devlet sistemi geçerliydi. Lalysos, Kamiros ve Lindos gibi Rodos da, dört ada devletinden biriydi. MÖ 408′de dört ada anlaşıp, Rodos’u başkent yapıp bir birlik kurduktan sonra ekonomik yönden büyük başarı sağladılar. Mısır Kralı Ptolemy, 1.Soter’le çok gelişmiş bir ticari ilişki içindeydiler. MÖ 305′te Mekadonyalı Antigonid’ler, ticari rekabet sonucunda bu Rodos-Mısır ticari birliğini savaşarak kırdılar ama asla kente giremediler. MÖ 304′te barış yapıldı, birlik yine kuruldu ve tüm askeri malzeme satıldı ve parasıyla Güneş Tanrısı Helios adına dev bir heykelin yapılmasına karar verildi. Heykel 12 yılda yapıldı ve MÖ 282′de bitirildi. Ama MÖ 226′da oluşan çok şiddetli depreme kadar ayakta durabildi. Kent tamamen yıkılmıştı. Heykel ise en zayıf yeri olan dizlerinden kırılarak devrilmişti. Rodoslular, Mısır Kralı 3. Ptolemy’den restorasyon için maddi yardım istediler.

Ama sonra bir kahin heykelin yapılmasının yasaklandığı kehanetinde bulununca, Ptolemy’nin yardımından vazgeçildi. Yaklaşık 900 yıl boyunca kırık heykel öylece yerde kaldı. Tabii artık bir kalıntıydı. Sonra garip bir şey oldu ve Suriyeli bir Yahudi heykeli satın alarak 900 devenin sırtına yükleyip taşıdı. Sonrası bilinmiyor.

Aslında her ne kadar Rodos Limanı deniyorsa da, heykelin hangi limanın ağzında durduğu bilinmiyor. Tahminler Mandraki Limanı doğrultusunda… Resimde görüldüğü gibi heykelin boyutları inanılmaz görünüyor. Devrildikten sonra limanın ağzını tıkadığından söz eden antik yazarlar da var ama çelişki çok fazla. Heykelin karada mı yoksa denizde mi 900 yıl yattığı pek anlaşılmıyor. Yahudi tüccar neyi satın aldı? Bir kısmını mı? Ya da başka bir şeyi mi?

Heykel Rodoslu heykeltraş Lindoslu Chares başkanlığındaki bir komisyon tarafından yapıldı. Bronz parçalar halinde çalışıldı, sonra birleştirildi, ayakları ve topukları konuldu. Çatısının yapımında demir ve taş blokların kullanıldığı da sanılıyor. Kaidesi beyaz mermerdendi ve bittiği anda yüksekliği 33 metreydi.  Tam olarak şekli ve görünümü bilinmiyor, çizimler anlatılardan yola çıkılarak yapılmış ve Fransız heykelci Auguste Bartholdi, Rodos Heykeli’nden esinlenerek modern dünyanın en çok tanınan ve en büyük ülkesini simgeleyen heykelini yaptı; New York’taki Özgürlük Heykeli’ni… Ne gariptir ki, her iki heykel de özgürlük adına yapıldı…

“Ey Güneş! Senin için Rodoslu Dorian halkı bu bronz heykeli Olympos’a ulaştırmak için, savaş dalgalarını uzaklaştırmanı ve kenti taçlandırmanı dileyerek yaptı. Kentimiz, yağmadan uzak kalsın. Sadece denizler değil, karalar da özgürlük meşalesinin ışığından yoksun kalmasın” (Heykelin ithaf yazısından)saygılarımla...

BUZULLARIN ERİME EĞİLİMİ ARTTI

yazan mehmettunabas (11/09/2008 - 08:03)

BM Çevre Programı tarafından yayınlanan araştırma, yeryüzündeki buzulların ortalama erime oranının, 2004-2005 dönemiyle 2005-2006 dönemi arasında neredeyse iki kart arttığını gösterdi.

ZÜRİH - İklimin ısınması yüzünden buzulların erime hızının arttığı bildirildi. BM Çevre Programı tarafından yayınlanan araştırma, yeryüzündeki buzulların ortalama erime oranının, 2004-2005 dönemiyle 2005-2006 dönemi arasında neredeyse iki kart arttığını gösterdi. Bu tespit, merkezi Zürih’te bulunan Dünya Buzullarını İzleme Bürosunca (DBİB) gözlem altında tutulan 9 dağ zincirindeki 30 buzul incelenerek yapıldı.

Araştırmaya göre, buzullar 1980’den bu yana ortalama 11.5 metre inceldi. Referans olarak alınan buzulların sadece yüzde 4’ünün kalınlığı arttı.

En fazla Norveç’teki Breidalblikkbrea buzulu eridi. 2005’te sadece 30 cm eriyen buzul, 2006’da 3,1 metre inceldi. İncelenen diğer buzullar da değişik oranlarda inceldi.

Durumu değerlendiren DBİB Başkanı Profesör Wilfried Haeberli, “Erime eğiliminin arttığı görülüyor” dedi.

Bir BM yetkilisi de milyonlarca insanın içme suyu, tarım, sanayi ve elektrik enerjisi üretimi açısından bu doğal su kaynaklarına doğrudan ya da dolaylı olarak bağımlı olduğuna işaret etti ve buzulların yok olmasının büyük sorun yaratacağı uyarısında bulundu.
Küresel Isınma
AA
Güncelleme: 13:22 TSİ 11 Nisan 2008 Cuma

BİN BANG DENEYİ TEHLİKESİZ

yazan mehmettunabas (11/09/2008 - 07:52)

Laughing http://www.google.com/sky/ Laughing (GOOGLE SKAY ile uzayı izleyin)                                                                                                                    Evrenin nasıl meydana geldiğini anlamak için gelecek hafta büyük bir atom parçalayıcıyı çalıştırmaya hazırlanan bilim adamları, dünyayı yutacak bir kara delik meydana geleceği endişelerinin yersiz olduğunu söyledi.LONDRA - Bilim adamları Çarşamba günkü deneyin tehlikesiz olduğunda ısrarlı...

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı projesinin yeni güvenlik analizinde, yapılacak deneyin, dünyanın her gün yüksek enerjili kozmik ışınlarla çarpışmasından farksız olduğu vurgulanıyor.

Deneyi yapacak olan Avrupa Nükleer Araştırmalar Örgütü’nden (CERN) beş fizikçinin hazırladığı analizde “Doğa bugüne dek bu deneyi yaklaşık 100 bin kez yapmış durumda - ve gezegenimiz hala ayakta” deniyor.

Özellikle internette dolaşan bazı mesajlarda, atom parçalayıcının 10 Eylül Çarşamba günü çalıştırılmasıyla bir kara deliğe yol açacak güçlü enerji alanlarının ortaya çıkacağı ya da garip bir parçacığın oluşarak, dünyayı sıcak bir sıvıya çevireceği söylentileri yer alıyor.

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, Fransa-İsviçre sınırında, Cenevre yakınlarındaki 27 kilometre uzunluğundaki bir tünele yerleştirildi.

 


Tünel Jura Dağları’nın altında, 50-175 metre derinlikte bulunuyor.

Alet Çarşamba günü ilk kez çalıştırılacak ve birbirine zıt yönlerde hareket eden, iki paralel proton demeti yollayacak.

Protonlar ışık hızına yaklaştığında, çarpıştırıcının içindeki süperiletken mıknatıslar ışın demetlerinin yönünü değiştirerek, protonları muazzam bir hızla birbiriyle çarpıştıracak.

Amaç, 14 milyar yıl önce evrenin meydana geldiği Big Bang/Büyük Patlama’dan mikrosaniyeler sonraki ortamı yeniden yaratmak.

Çünkü bugünkü evrenin temel taşlarının o anlarda şekillendiği düşünülüyor.

Bilim adamları çarpışmadan doğacak “enkazı” inceleyerek, evrende bugüne dek sır olarak kalan bazı konulara ışık tutmayı umuyor.


Örneğin madde, karşıt maddeye nasıl galip geldi? Karanlık madde nasıl oluştu? Hatta evrende daha da fazla boyut olduğunun kanıtları bulunabilir mi?

CERN bilim adamlarının hazırladığı yeni güvenlik raporu, ortaya çıkacak kara deliklerin “mikroskopik” boyutlarda olacağını ve büyüyecek, hatta varlıklarını sürdürecek enerjiden yoksun olacakları için hemen yok olacaklarını savunuyor.

Rapora göre “Her bir proton çarpışmasından ortaya çıkacak enerji, iki sivrisineğin çarpışmasıyla ortaya çıkacak enerjiden farklı değil.”

Fransa hükümeti ise resmi bir kuruluş olan Nükleer Güvenlik Kurumu’ndan ayrı bir rapor istedi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de 29 Ağustos’ta deneyin durdurulması için yapılan başvuruyu reddetmişti. Başvuruyu Almanya’daki Tübingen Üniversitesi’nden bir biyokimyacı liderliğindeki bir grup vatandaş yapmıştı.

BBC TÜRKÇE
Güncelleme: 11:03 TSİ 06 Eylül 2008 Cumartesi

Kızıl Gezegenden şaşırtıcı fotoğraflar

yazan mehmettunabas (01/05/2008 - 22:33)

http://www.google.com/sky/   (google skay ile uzayı izleyin)

Mars’taki robotlardan Opportunity, Kızıl Gezegen’in yeni şaşırtıcı fotoğraflarını göndermeye devam ediyor.

ANKARA - İçinde bulunduğu Victoria Krateri’nin panoramik görüntülerini geçen Opportunity’nin gönderdiği fotoğraflardaki rengin gerçeğe çok yakın olduğunu ve Ördek Körfezi adı verilen noktadan geçildiğini belirten NASA yetkilileri, iniş yaptığı yerden yaklaşık 10 km uzakta bulunan Opportunity’nin iki hafta önce içine girdiği Victoria Krateri’ndeki araştırma çalışmalarını sürdürdüğünü kaydettiler.

NASA’dan yapılan açıklamada, kraterin panoramik fotoğrafının robotun iki gün içinde gönderdiği 30’dan fazla değişik görüntünün birleştirilmesiyle elde edildiği belirtilerek, Opportunity’nin kraterin içindeki bir kaya parçası üzerinde değişik katmanlarda robot koluyla yürüttüğü incelemeler ile buradan numune alma çalışmalarının devam ettiği kaydedildi.

Opportunity’nin bu incelemelerinin, bilim insanlarına kraterin oluşumu ve farklı görüntüsü hakkında doyurucu bilgi sağlaması bekleniyor.

Bilim insanları, yaklaşık 800 metre genişliğindeki bu kraterde ayrıca, Kızıl Gezegen’de başka yerlerde de görülen ve suyun varlığının kanıtı olduğu düşünülen yumrucuklardan bulmayı umut ediyorlar.

İkizi ile birlikte Mars’a 3 aylığına gönderilmesine karşın 43 ayı aşkın zamandır görevini sürdüren Opportunity’nin kraterin dibine kadar inemeyeceğini belirten NASA mühendisleri, kraterin köşesinden yaklaşık 100 metre uzakta kaygan kumdan oluşan bir tepenin bulunduğunu, bu noktadan öteye gitmenin tehlikeli olabileceğini kaydediyorlar.

NASA yetkilileri kısa süre önce, uzun süredir devam eden toz ve kum fırtınasının şiddetini yitirmesi ve havanın açmasının ardından çıkan hafif rüzgarın ikiz robotların güneş panellerindeki tozları temizlediğini, bataryalarının tam güçle dolmasını sağladığını belirtmişlerdi.

Yeri dolayısıyla toz fırtınalarından ikizi Opportunity kadar etkilenmeyen Spirit adlı diğer robot ise adına “Home Plate” (Yurt Düzlüğü) denilen ve lav ile su karışımı bir toprağın kanıtlarının yer aldığı kaya katmanından oluşan bölgede uzun süredir bulunuyor.

KAGUYA’DAN DA FOTOĞRAF GELDİ
Öte yandan, Japonya’nın Ay’a gönderdiği “Kaguya” isimli uzay aracı 110 bin km uzaktan, Dünya’nın yüksek çözünürlüklü mükemmel görüntülerini gönderdi.

Görüntüleri çeken yüksek çözünürlüklü kamerayı geliştiren Japon devlet televizyon kanalı NHK, Dünya’nın ilk kez 110 bin km uzaklıktan yüksek çözünürlüklü filme alındığını belirterek, uzay koşullarına ve Kaguya aracının hedefine uygun bu kamerayı geliştiren mühendisleri kutladığını bildirdi.

Japon Uzay Ajansı (Jaxa) da Kaguya’nın yolculuğunun öngörüldüğü gibi devam ettiğini açıkladı.

Japonya, Ay’ın kökenini ve evrimini daha iyi anlayabilmek amacıyla 14 Eylül’de uzaya Kaguya isimli aracı göndermişti.

Japon uzay kurumu yetkilileri, “Kaguya”nın fırlatılışının, Ay’ın keşfi bakımından yepyeni bir çağın başlangıcı olacağını düşünüyor.

355 milyon dolarlık programın, 1969’daki Amerikan Apollo programından bu yana en büyük proje olduğu belirtiliyor.

Ay’a ayak basmanın ya da belli noktalara uzay aracı indirmenin, bu gök cisminin tam anlamıyla anlaşılmasına yetmediğini söyleyen Japon uzmanları, uzaktan mercek altına alarak Ay’ın tamamı hakkında çok daha ayrıntılı bilgi edinebileceklerini düşünüyor.

Bir yetkili, “kutuplarda donmuş halde su bulunduğu iddiasını bu yolla doğrulayabileceklerini ya da çürütebileceklerini” belirtti.

Japonlar, insanoğlunun Ay’dan ne şekilde yararlanabileceğinin de bu araştırma sonunda belli olacağına inanıyor.

“Kaguya”, bir sonda ile iki gözlem uydusundan oluşuyor. Ay, bir yıl süreyle gözlem altında tutulacak ve uydunun haritası çıkarılacak, yüzeyindeki minerallerin dağılımı incelenecek, yeraltı katmanlarının yapısıyla yüzeyin nitelikleri tespit edilecek. Bu süre zarfında Ay’ın manyetik yapısı da incelenecek. “Kaguya”, görevini tamamladıktan sonra Ay’a çarparak “intihar edecek.”
TUNALIM...

KIRŞEHİR İÇİN EL ELE ''DÜNYA ASTRONOMİ YILI 2009''

yazan mehmettunabas (28/04/2008 - 14:03)

 

 

                zalimsultanux6
 
 
 
 

 

Değerli okurlarım,

Aşağıda sizlerle, 16/04/2008 tarihli Kırşehir’in yerel gazetelerinden biri olan Arena gazetesinde, köşe yazarı Musa İnce’ye ait bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Kırşehir adına son derece önemli bulduğum bir konu üzerine gitmiş Musa Bey.

Musa İnce köşe yazısında, 2009 yılının “Dünya Astronomi Yılı” olması ve dünyanın ilk astoronomi okulu olan Cacabey Medresesi‘nin Kırşehir’de bulunması sebebiyle 2009 yılının, Kırşehir’in tanıtımı için kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğundan bahsetmiş.

Bu konuda kendisini destekliyor ve böylesine önemli bir konuyu gündeme taşıdığı için kendisine teşekkür ediyorum.

Değerli okurlarım,

Nasıl ki 2007 yılı Dünya Mevlana Yılı ilan edildi ve Konya – Mevlana dünyanın her köşesinde tanındı ise Kırşehir de, Dünya Astronomi Yılı 2009′da, Dünyanın ilk astronomi okulu olan Cacabey Medresesi ile tanınsın. Gelin hep beraber bu konuda birlik olalım, 2009 Dünya Astronomi Yılı’nda, Kırşehir’de neler yapılabilir tartışalım ve sesimizi duyuralım.

Lütfen aşağıda Musa İnce’nin kaleminden yayımlanan yazısını okuyun ve yorumlarınızı bizlerden esirgemeyin, verebileceğiniz her türlü fikir Kırşehir’in tanıtımı için bir ışık olabilir.

 

 

“I. ULUSLARARASI CACABEY ASTRONOMİ KONGRESİ

Geçen haftaki “EXPO 2018 Kırşehir” başlıklı yazıma umduğumdan daha fazla olumlu tepki aldım. Bana desteklerini gönderen bütün okuyucalarıma teşekkür ederim. Okuyucularımın büyük bir kısmı Kırşehir’in uluslararası tantımı için bu tip organizasyonlara başvurulması gerektiğinde hemfikir fakat onun öncesinde daha küçük çaplı uluslararası organizasyonlarla da tecrübe kazanılması gerektiğini düşünüyorlar.

Bence bu açıdan 2009 Kırşehir için kaçırılmaması gereken bir yıl. Ahilik kültürü ve felsefesi nasıl ki Kırşehir ile bütünleşmiş ve anlam kazanmış ise Cacabey Medresesi de şehrimiz için eşsiz bir hazinedir. Önemli olan Cacabey’i bütün dünyaya tanıtacak, onun adını yüceltecek, Cacabey’i Astronomi ve uzay konusunda bir marka haline getirecek adımları atmaktır.

 

Bildiğiniz gibi Birleşmiş Milletler’in 62. Genel Kurulu, 20 Aralık 2007 tarihli toplantısında 2009 yılını, Dünya Astronomi Yılı (DAY 2009) ilan etti. Uluslararası Astronomi Birliği’nin bir girişimi olan Dünya Astronomi Yılı teklifi, Birleşmiş Milletler’e Galileo Galilei’nin ülkesi İtalya tarafından sunulmuştu. Türkiye de bu teklifi desteklemişti. 2009 Dünya Astronomi Yılı ile Galileo Galilei’nin gökyüzüne ilk kez teleskop ile bakmasının 400. yılı kutlanacak, aynı zamanda bu kapsamda her ülkede uluslararası, ulusal ve yerel düzeyde astronomi ve uzay ile ilgili etkinlikler düzenlenerek uzay ve astronomi ile ilgili çalışmalara dikkat çekilecek.

 

İşte bu noktada Kırşehir 2009 Dünya Astronomi Yılı kapsamında gerçekleştirilecek çalışmaların hem uluslararası, hem ulusal hem de yerel boyutunda etkili bir şekilde yer almalıdır. Galileo’dan 400 yıl önce astronomi çalışmalarının yapıldığı Cacabey Medresesi‘nin astronomi ve uzay ile ilgilenen herkes tarafından tanınmasını sağlayacak girişimlerde bulunulmalıdır.

Şehrimiz eminim bu çalışmalar içinde yer alarak birçok konuda önemli referanslar elde edecektir. Öncelikli olarak Ulusal Uzay Programı kapsamında yapılacak yatırımların ilimize gelmesi kolaylaşacaktır. Çünkü Kırşehir’in Uzay ve Astronomi konusunda bir merkez olabilmesi için sadece Cacabey gibi kültür mirasına sahip olması yeterli değildir, aynı zamanda günümüzde de onu bir marka haline getirecek çalışmalar yapılmalıdır. “1272 yılından kalma dünyadaki ilk rasathanelerden birisine sahipsiniz fakat bugün uzay ve astronomi ile ilgili neler yapıyorsunuz?” diye bir soru ile karşılaştığımızda verecek önemli cevaplarımızın olması gerektiğini düşünüyorum.

Bundan dolayı bir an önce bir kurul oluşturularak 2009 Dünya Astronomi Yılı kapsamında ilimizde nelerin yapılabileceği kararlaştırılmalıdır. Bu konuda yapılacak çalışmalara gönülden destek vereceğinden emin olduğum Türkiye Astronomi Derneği ile de irtibata geçilerek dernek başkanı Prof. Dr. M. Ali Alpar ilimize davet edilmelidir. Böylece 2009 Astronomi Yılı’nın Türkiye’deki merkezinin Kırşehir olması sağlanabilir.

 

İnanın bu konuyla ilgili çalışmaların gerçekleştiğini düşünmek bile beni fazlasıyla heyecanlandırıyor, eminim sizler de benimle bu heyecanı paylaşıyorsunuzdur. Unutmayın ki bu tip büyük organizasyonlar tek bir kurum tarafından gerçekleştirilemeyecek kadar geniş çaplıdır, bu yüzden EXPO 2015 için bütün İzmir’in kenetlendiği gibi bizler de Kırşehir’i bilim ve kültürde en üst düzeye taşımak için birleşmeliyiz. Arzu ve istekle çalıştıktan sonra başarı bizimle olacaktır. Sevgiyle kalın.”

 


Alıntı:Anjelik123-azbuz.com…TUNALIM…http://tunabas.azbuz.com/index.jsp

Mavi Balinalar geri dönüyor

yazan mehmettunabas (07/03/2008 - 18:56)

Bugüne kadar dünya üzerinde yaşamış belki de en büyük canlı olan mavi balinaların sayılarında artış olduğu açıklandı.


Bilim adamlarına göre güney yarımküredeki bu dev deniz memelilerin sayılarında yüzlerden binlere doğru bir artış görülüyor.

Bu konudaki son bulgular, Uluslararası Balina Komisyonu’nun (IWC) yıllık toplantısında açıklandı. Açıklamaya göre sadece mavi balinalar değil, kambur balinaların ve bazı başka türlerin de sayılarında artış gözlemlendi.

IWC Bilim Kurulu Başkanı Greg Donovan: “Elimize gelen son veriler gerçekten cesaretlendirici. Mavi balinaların sayıları her sene yüzde 7 ile 8 arası bir artış gösteriyor. Mavi balina nüfusunun tüm güney yarımkürede toplam 2300 olduğu düşünülürse tabii ki yetersiz. Ancak sayılarının artıyor olması çok olumlu bir gelişme.” Dedi.MEHMET...

PARELEL EVRENLER

yazan mehmettunabas (07/03/2008 - 18:53)

Görülebilir evrenin ötesinde, bu evrene paralel başka evrenler de varmı dır? Mistikler ve filozoflar böyle olduğunu öne sürüyorlar.Bilim adamları ise yakın zamanlara değin böyle bir şeyin olanaksız olduğunu düşünüyorlardı.Fakat bugün fizikçiler paralel evrenlerin olabileceğini matematiksel olarak ortaya koyabiliyorlar.Aşağıda ”üçüncü bir boyutta dizilmiş iki boyutlu evrensel düzlemle'' görülmektedir.

PARALEL EVRENLER kavramı, bugün bilimsel terimlerle açıkça bir şekilde tartışılabilmektedir.Bilim adamları içinde bulunduğumuz evrenin varlığını bir takım neden sonuç bağıntılarıyla açıklayabiliyorlar.Aslında bu açıklama, üç boyutlu uzayın tümüyle onun yapısını oluşturan fizik nesnelerden ibaret olduğu esasına dayanır.Bu yaklaşım biçimi ilk bakışta, evrenin var olan her şey demek olacağı anlamına gelebilir.Fakat iki önemli nokta var.Birincisi, bilim adamlarının evren açıklamaları, birtakım soyut kavramları(güzellik ve sevgi gibi) açıklamaktan kaçınır.Oysa her ne kadar fizik bir evrende yaşıyorsak da, bu tür soyut kavramlar bu fizik evren içerisinde önemli bir yer tutarlar.İkinci olarak da bilimin tüm yaklaşımları ve bu konuya ilişkin kabülleri kesinlikle üç boyut ile sınırlanmıştır.

3 koordinat belirtilmelidir

İkinci nokta, paralel evrenler tartışmasının odak noktasını oluşturuyor.Evrenimiz üç boyutlu bir mekandır.Herhangi bir nesnenin konumunu kavrayabilmek için öncelikle onun üç koordinatını belirlememiz gerekir.Bunun en somut örneği havacılıkta görülür.Bir uçağın pilotu, yerdeki hava trafik kontrolörüne havadaki konumunu bildirmek için 3 rakam vermek zorundadır: Bu değerler uçağın havada bulunduğu yerin enlemini, boylamını ve yere olan uzaklığını belirtir.

Peki, üç boyutun ötesi var mıdır? Matematikçiler diğer boyutları idrak etmenin sanıldığı kadar zor olmadığını belirtiyorlar.Diğer boyutlar gerçekten de matematiksel olarak kavranabilir, fakat bu durum üç boyutlu insan beyni için de söz konusu mudur? Tüm kavramlarımızla birlikte üç boyutlu bir mekanda yaşadığımız için bu pek mümkün değildir.Fakat şu örnekler, bunu anlamamıza biraz yardımcı olabilir.

Nokta, kağıt ve masa örnekleri

Uzaydaki tek bir noktayı ele alalım . Bu noktanın herhangi bir yöne doğru uzanan hacmi yoktur.Dolayısıyla bir matematikçi için o nokta boyutsuzdur.Düz bir çizgiyi alalım. O da sadece bir yöne doğru uzar.Genişliği ve yüksekliği yoktur, sadece uzunluğu vardır.Bu bakımdan o çizği de bir matematikçi için tek boyutludur.Bir kağıt parçasını düşünün.Genişliği ve uzunluğu vardır ama derinliği yoktur.Dolayısıyla o da iki boyutludur.Bir masayı ele alalım.Genişliğiyle, uzunluğuyla ve derinliğiyle üç boyutlu bir nesnedir.Örneklerimizi bir kez daha inceleyelim: Boyutsuz, tek boyutlu, iki boyutlu ve üç boyutlu.Burada durmamız için herhangi bir neden var mı? Niçin bundan sonraki boyutları keşfe çıkmayalım?

İki boyutlu evren: Flatland

Tekrar kağıt örneğine dönelim ve bu iki boyutlu dünyada yaşayan varlıkları düşünelim.Flatlandliler (R. Edwin Abbott, Flatland adlı bilimkurgu romanında, iki boyutlu bir evreni ve oradaki yaşamı anlatır.) sadece iki boyutu bilirler: Sağ-sol, ön-arka.Onların tüm hareketleri kağıtın derinliği olmayan yüzeyi ile sınırlanmıştır.(Onlar derinliği sadece kendi boyutlarındaki yerçekimi olarak ölçümleyip duyumsarlar.) Flatlandliler üçüncü boyutla ilgili olarak hiçbirşey bilmezler.Hatta üçüncü boyutu hayal edemezler. Flatlandlilerin üzerinde yaşadıkalrı bu kağıt parçasının sonsuz bir genişlikte olduğunu düşünün.Bu durumda onlar doğallıkla kendi iki boyutlu evrenlerinin tüm ”var oluşu” oluşturduğunu düşüneceklerdir.Öte yandan kendi evrenlerinin ”altında” ya da ”üstünde” de başka evrenlerin olduğunu ise asla anlayamayacaklardır.Hatta anlamamanın ötesinde, bu kendilerine söylendiğinde kabul bile etmeyeceklerdir.

Paralel Flatlandler

Bizim üç boyutlu bakış açımızla ise, Flatland evreni asıl gerçekliğin çok çok küçük bir bölümünü oluşturur.Bu arada iki ayrı Flatland evreni birbirine paralel bir şekilde yer alabilir ve bunların her birinde yaşayan varlıklar derinlik duygusuna sahip olmadıkları için birbirlerinin farkına varamazlar.Bu tür birbirine paralel iki Flatland evreni üçüncü bir boyutta bir araya gelirler, tıpkı bir kitabın sayfaları gibi.

Einstein’ın yaklaşımı

Her ne kadar bilimsel düzeyde şimdilik bir varsayım olarak kabül ediliyorsa da, birtakım bilimsel ön bilgiler öne sürülmemiş olsaydı, paralel evrenler felsefesi bir kavram olmanın ötesinde hiçbirşey ifade etmeyecekti.Paralel evrenler konusuyla ilgili ilk kapıyı açan kişinin Albert Einstein olduğu biliniyor.Einstein’in ünlü genel rölativite teorisinde paralel evrenleri birbirine bağlayan ”köprülerden” söz edilir.Genel rölativite teorisi çekim, uzay ve zaman konularını kapsayan oldukça karmaşık bir teoridir.Rölativite teorisine göre, bir çekim alanı eğimli bir uzay demektir.Üç boyutlu uzay, dördüncü bir buyuta uzanır.Tekrar Flatland’e dönersek, bu iki boyutlu alem, üç boyutlu uzayın dördüncü bir boyuta açılmasının ne demek olduğunu açıklamaya yardım edecektir.

Hemen yanıbaşımızda yer alan mekanların varlığı olgusu, bizim dördüncü bir boyut tasarımlarımızdan oldukça farklıdır.Her şeyden önce, üç boyutlu beynimizin bu tür bir olguyu kabüllenmesi oldukça zordurBöyle bir yaklaşım ancak iki boyutlu bir paralel evren modeli ile sağlanabilir.Modern bilimsel yaklaşımlar, paralel evrenlerin varlığına, hatta gerekliliğine dikkat çekiyor.Dördüncü bir boyut kavramı paralel evrenlerin nerede olabileceğine ilişkin bazı ip uçları veriyor.Özellikle Einstein ‘ın bu tür evrenlerin karadelikler aracılığıyla nasıl birbirine bağlanabileceğine ilişkin bazı ön bilgiler ortaya koyduğu biliniyor.Aslında paralel evrenler bir dördüncü boyutta aynı uzayda aynı yerdedirler.Fakat araya bir zaman duvarı girmiştir.Paralel evrenler birbirlerine değmeden sonsuz tabakalar şeklinde bir kitabın sayfaları gibi üst üste dizilirler.Paralel evrenler ve kendi evrenimize ait farklı zaman tabakaları(Geçmiş, Şimdi, Gelecek) bu dördüncü boyutta birbirleri içerisine geçerek bir kitabın sayfaları gibi dizilmişlerdir.

Flatland 3 boyutlu oluyor

Flatland’i oluşturan iki boyutlu kağıt tabakasının üzerine ağırlığı olan bir nesne koyalım. İki boyutlu kağıt bu nesnenin ağırlığından ötürü hemen buruşacak ve şekli bozulacaktır.Dolayısıyla iki boyutluluğunu yitirecek, buruşuk bir yüzeyi olmasından ötürü, üçüncü bir boyut, yani derinlik kazanacaktır.Böylece bu yeni üç boyutlu mekanda kütleçekimi denen etki oluşacaktır.Flatland, çukurlaşmasına rağmen yine Flatland olmaya devam edecektir.Fakat şu farkla ki, Flatlandliler bu kez meyilli bir yüzey üzerinde yolculuk yapacaklardır.Buradaki çukurlaşma, hemen akla bir karadelik getiriyor.Bir karadeliğin Flatland’de olduğu gibi üzerinde durabileceğiniz bir yüzeyi yoktur.Sadece nesneyi daha derinlere çeken olağanüstü bir çekim gücü vardır.Flatland’in bir karadeliğe yaklaştığını varsayalım, ne olacaktır o zaman? Flatland’in iki boyutlı evreni karadeliğin çekim etkisine girdiğinde, giderek küçülmeye ve bükülmeye başlayacaktır.Sanki bir huninin kenarlarından içeriye doğru, bir tünele doğru kayıyor gibi olacaktır.

Einstein-Rosen Köprüsü

Einstein ve yakın çalışma arkadaşı Nathan Rosen’in bu karadelik tünellerini matematiksel olarak kabül ettikleri ve inceledikleri biliniyor.Einstein ve Rosen, bu çalışmalarının sonucunda şaşırtıcı bie şey keşfettiler: Karadelik tünellerinin dibi yoktur.Burada, uçlarından birbirlerine bağlı iki huni söz konusudur.Birleştikleri nokta, tünelin ”boğaz” kısmını oluşturur.Dolayısıyla tünelin bir ucundan giren bir nesne, merkezdeki ya da boğazdaki olağan üstü çekimin etkisiyle, tünelin öbür ucundan dışarı fırlatılır.Öyleyse öbür yanda ne vardır?Öbür yan, yeni bir evrendir, ilkinden tamamıyla farklı bir evrendir bu! İşte bu iki evreni birbirine bağlayan tünele Einstein-Rosen Köprüsü adı verilir.

Dördüncü boyuta açılan tüneller

Einstein ileRosen’in bu konuya ilişkin çalışmaları, üç boyutlu evrenimizde bu türden çok sayıda tünellerin bulunduğunu vurgular.Bu evrensel tüneller dördüncü boyuta açılır.Yani bu da paralel bir evren demektir.Çoğu bilimkurgu yazarı, hatta bazı bilim yazarları, gelecekte uzay yolcularının Einstein-Rosen Köprülerini kullanarak bir evrenden diğer bir evrene( hatta bir zaman diliminden diğerine) sıçrayacaklarından söz ederler.Söz konusu teori güçlü olabilir, bu konuya ilişkin bazı karşı çıkmalar vardır.Albert Einstein ve Nathan Rosen, karadeliklerin, bir evrene, bizim evrenimizden başka bir yere ya da başka bir zamana açılabilecek kapılar olabileceğini öne sürdüler.Kuramsal olarak bu model kanıtlanabiliyor.Bu kuramsal uzay/zaman geçitlerine ‘’solucan tünelleri” adı verilmektedir.Diğer ismiyle bu geçitlere ”Einstein-Rosen Köprüsü” denmektedir.Bu geçitler sayesinde evrenin çok uzak noktalarına çok kısa zamanlarda seyahat etmek mümkündür.

Işık hızının aşılması gerekiyor

Sözgelimi Londra Üniversitesi matematik profesörlerinden John C.Taylor şöyle diyor: ‘Bu yerçekimi tarafından uygulanan güçle tek bir evrenin çiftleşmesi bilmecesidir.Bu etki bazı bilim adamlarını öylesine rahatsız etmiştir ki, son zamanlarda merkezden çok uzakta, hemen hemen düz oldukları zaman bu iki dünyanın sonunda birleşmeleri gerektiğini öne sürmüşlerdir.

Fakat biz, bu çok uzaktaki köprünün olması gerekip gerekmediğini bilmiyoruz.Böyle ikiz evrenler hiç görülmemiştir.Ayrıca bunun çok kolayca fark edilmesini de bekleyemeyiz.Çünkü merkezdeki son derece şiddetli çekim alanlarından ötürü ezilip ölmeden, boğazı aşarak bir evrenden diğerine geçmek ancak ışıktan daha hızlı yolculuk yapmakla mümkündür.Işık hızının diğer tüm maddelere olan üstünlüğü, bir karadeliğin içerisinde bile kutsallığını koruyan bir durumdur.”

Beden dayanabilir mi?

Öte yandan paralel bir evrene geçmek için bir karadeliğin içine giren bir astronotun bedeninin bu giderek artmakta olan olağan üstü çekimine nasıl dayanacağı da ayrı bir sorundur.Çünkü astronotun üzerindeki çekim gücü karadeliğin merkezine yaklaştıkça artar.Eğer astronot karadeliğe dik olarak yani, ayakları üzerinde güçlü bir çekim, karadeliğin merkezine daha uzak olan başında ise daha az bir çekim gücü söz konusu olacaktır.

Biz daha derine inince çekim gücünün astronotun bedeni üzerindeki etkisinin farklılığı daha da artacaktır.Bu akıl almaz farklılık onun bedenini uzatıp gerebilecek bir güçtedir.Gerçektende karadeliğe giren birisinin giderek artan çekimin etkisiyle boyca gerilip uzaması söz konusudur.

Görülebilir evrenin ötesi

Bugün kozmologlar evrendeki paralel evrenlerin varlığı üzerinde önemli çalışmalar yapıyorlar.Bazı bilim adamları evrenin ya da evrenlerin sadece ”görülebilir evrenden” ibaret olduğunu düşünüyorlar.Kuşkusuz bu görüş ortaçağdan kalma ben merkezci bir yaklaşımdır.Bu yaklaşımla ne karadeliklerin, ne de paralel evrenlerin sırları çözülemeyecektir.

————————————————————————————————————————————-

Diğer boyutlar

Yaklaşık 100 yıl önce Reverend Edwin Abbott, Flatland: Birçok Boyutların Çekiciliği adında bir kitab yazdı. Flatland iki boyutlu bir dünya idi.Burada çok çeşitli geometrik şekillerden oluşan varlıklar yaşıyordu.Flatland’ daki yaşam, gezegenin sakinlerinden biri olan ”kare” nin ilginç bir olay yaşadığı güne kadar son derece sakin ve sessizdi.O gün Flatland’a dış uzaydan bir şey geldi. Bu üç boyutlu vucudu olan bir küre idi.Fakat kare, bu ziyaretçiyi, Flatland anlayışı ile sadece kesit, yani bir ”daire” şeklinde gördü.Küre, karede bazı değişiklikler yaparak onu kendi üç boyutlu dünyasına götürdü.Bir zaman sonra kare, kendi gezegenine döndüğünde kimse ona inanmadı.Toplum dışı kabül edildi ve cezalandırıldı.

2 boyutlu dünyada yaşam

Bir Flatland’lı olamk nasıl bir duygudur? Kuşkusuz bizim dünyamız bize ne kadar gerçek geliyorsa, bir Flatlandlıya da kendi dünyası o kadar gerçek geliyordu.Herhalde o hep aynı düzeyde, ileriye, geriye ya da yanlara gidip geliyor olmalı.Fakat öte yandan ”yukarısının” ve ”aşağısının” onun için hiç hiçbir şey ifade etmediği de kesin. Zaten Flatland dilinde bu tür sözcükler de büyük ihtimalle yoktu.

Üç boyut insanı, kendi evrenine ilişkin bilgileriyle Flatlandlılar ilebir takım oyunlar oynayıp onları şaşırtabilir.Sözgelimi, eline herhangi bir cisim alıp Flatland’ın üzerine tutabilir.Cisme arkadan ışık verip, gezegenin üzerine onun gölgesini yansıtır.Bu şekilde oluşan, hızla şekil değiştiren görüntüler Flatlandlılar için oldukça korkutucu olacaktır.Bu durum kuşkusuz Flatland folkloruna da girecek ve bu ışık oyunlarından, ‘’sürekli şekil değiştiren ve birdenbire kaybolabilen olağanüstü bir yaratık” söz edilecektir.

Uçan daireler 4.boyuttan mı?

Fakat Flatlandlılar, bu tür bir olaya tanık olan arkadaşlarına pek kolay kolay inanmayacaklardır.Gerçek bir olay yaşamış olmasına rağmen onu hayal görmüşlükle ya da yalancılıkla suçlayacaklardır.

İşte, günümüzde çoğu uçandaire gözlemcisinin başına gelenler aşağı yukarı böyledir.Nitekim bazı araştırmacılar uçandairelerin ve içindeki yaratıkların, uzayın dört ve daha fazla boyutlu mekanlarından üç boyutlu dünyamıza yansıyan görüntüler olduğunu düşünüyorlar.Bugün, bu tür boyutların varlığı kabül ediliyor.Fakat sadece bunların nasıl mekanlar olduğuna ilişkin kuramsal tahminlerde bulunuluyor.

Sürekli değişen görüntüler

Flatland üzerinden küre şeklinde bir cisim geçtiği zaman, Flatlandlılar, onun sadece bir kesitini göreceklerdir.Bu, disk şeklinde bir kesittir.Bunun yerine, bir küp ise daha farklı görünümlere neden olur.Aynı şekilde dördüncü boyuttan bizim üç boyutlu dünyamıza gelen herhangi bir cisim ya da yaratık, çok farklı bir şekilde görülecektir.Tıpkı Flatland’da olduğu gibi, o da sürekli şekil değiştirecektir, aniden kaybolacak ya da ortaya çıkacak, hatta küçük parçalara bile ayrıldığı izlenimini bırakacaktır.

Üst düzeyde yaklaşımlar

Einstein, rölativite teorisinde eğimli uzay, zaman yolculukları ve karadelikleri ortaya koyuyor.Bu öngörülerin bazılarının doğruluğu ve geçerliliği onaylanıyor.Fakat bunlar o kadar üst düzeyde yaklaşımlar ki, birçok kişi tarfından tahayyül bile edilemiyorlar.

——————————————————————————————————————

Reverend Edwin Abbott, Flatland adlı öyküsünde, daha yüksek boyutlardan gelen bir ziyaretçinin iki boyutlu bir dünyada neden olduğu karmaşayı ele alıyor.İki boyutlu Flatland dünyasında yaşayan varlıklar geometrik şekilliydiler.Bir gün üç boyutlu bir dünyadan bir varlık(küre) gelince, Flatlandlılar çok şaşırdılar.Çünkü onların dünyası iki boyutlu olduğu için kürenin sadece kesitini, yani bir daire görüyorlardı.Bu daire küçülüp büyüyerek hep şekil değiştiriyordu.Sonunda kayboldu.Flantland, üç boyutlu uzayda, katlanmış bir mekan olabilirdi.Bu bakımdan yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi bir Flatlandlı(A) ile bir diğeri(B)aslında birbirlerinden çok uzakta bulunuyorlar(çizimde nokta nokta belirtilen).Eğer A’nın doğal yapısında üçüncü boyutu algılama yeteneği olsaydı B ile karşılaşabilirdi.O zaman bu olay onlar için bir Duyu Dışı Algılama(DDA) olacaktı.

——————————————————————————————————————

Evrenin sonsuzluğu, üçboyutluluğun ötesi ve karadelikler yüzyıllardır bilim adamlarının ve sanatçıların zihinlerini meşgul etmektedir.Tasarlanan kuramsal modeller kimi zaman çok basit, bazense insan beyninin sınırlarını zorlayacak nitelikte olmaktadır.

İnsanın görüp algılayabildiği Evren, birçok görülmeyen paralel evrenden yalnızca biri olabilir mi?Gizemciler ve filozoflar sık sık böyle olduğunu ileri sürmüşlerdir.Bilim adamlarıysa, yakın zamana kadar bu görüşü araştırıp sınamanın bir yolu olmadığını düşünüyorlardı.Ama artık fizikçiler, başka evrenleri matematiksel olarak ”betimleyebilen” kuramlar geliştirmektedir.Hatta fiziğin bazı dalları, böyle evrenlerin varolduğu varsayımına dayanmaktadır.

Genellikle sanılanın tersine, paralel evrenler kavramı, doğrudan bilimsel terimlerle tartışılabilir.Bilim adamları içinde yaşadığımız evrene genellikle faydacı açıdan bakma eğilimindedirler.Evreni uzayın üç boyutunda yer alan fiziksel nesnelerin tümü olarak tanımlamaktadırlar.Böyle bir önerme, yalnızca üç boyutla sınırlı kalmaktadır.Tartışmalarda özellikle bu noktada odaklanmaktadır.Gerçektende, evrenimiz üç boyutludur: kendi evrenimizde bir nesnenin konumunu belirtmek için üç koordinat düzlemine(x, y,z) ihtiyacımız vardır.Evren aynı zamanda sonsuzdur da.Aşağıdan yukarıya, sağdan sola ve önden arkaya doğru uzanan üç doğru boyunca uzaklıklar ölçüldüğünde, bu doğrular uzayda sonsuzca uzatılabilir.Evrenin hiçbir ucu bulunmamaktadır.

Üç boyuttan daha fazlasıda olabilir mi? Matematikçiler, diğer boyutların anlamını kavramakta ve herhangi bir sayıdaki boyutlarda hesap yapmakta bir güçlük çekmemektedirler.Ama insanın üç boyutlu beyni için, diğer boyutların neye benzeyebileceğini kavramak olanaksızdır.Bir benzetmeden yararlanarak, konuyla ilgili kavramlar bir ölçüde açıklanabilir.Üçten az boyutu düşünüp kavramamız mümkün olmaktadır.Örneğin, uzaydaki tek bir nokta kavramını ele alalım.Nokta, hiçbir yönde bir uzanıma sahip değildir; dolayısıyla, matematikçi açısından noktanın boyutu yoktur.Bir doğru ise yalnızca bir yönde uzanır; uzunluğu vardır ama genişliği ve yüksekliği yoktur.Bir düzlem, örneğin bir kağıt üzerinde yer alan herhangi bir çizimse, iki boyuta sahiptir.Hem uzunluğu hem de genişliği vardır ama yüksekliği yoktur.Buna karşılık herhangi bir katı madde üç boyutludur; uzunluk, genişlik ve yüksekliğe sahiptir.

Tam bu noktada durmamız, yeni boyutlar tasarlamamız için bir neden olduğu söylenebilir mi? Kuşkusuz, kuramsal olarak dördüncü bir eksen çizmek mümkündür.Bu, aşağıdan yukarıya, sağdan sola ve önden arkaya uzanan eksenlerin tümüyle dik açı yapan bir doğru olacaktır.Ancak bu doğru, bizim evrenimizde olmayacaktır.;göremeyeceğimiz ve anlayamayacağımız bir boyutta uzanacaktır.Yine de, varolması mümkündür.

Üçüncü Boyut

Bir kağıt parçasının yüzeyinde yaşayan iki boyutlu varlıklar tasarlayalım.Bunlar, Edwin A.Abbott’un tanınmış romanı Flatlanddeki (yassı ülke) iki boyutlu evrenin sakinlerine benzeyecektir.Yassıülkeliler yalnızca iki boyutlu, sağdan sola ve önden arkaya doğru olan uzanımları bilebililer.Hareketleri de kağıdın yüzeyinde yapılabilecek hareketlerle sınırlıdır.Görme algısı için de aynı sınırlılık söz konusudur.Yassıülkeliler üçüncü boyut (aşağıdan yukarıya)hakkında hiçbir şey bilmezler, hatta bunu tasarlayamazlar bile.Bir yassıülkeli, kendisinden sağdan sola ve önden arkaya uzanımlara dik açı yapacak bir çizgi çizmesi istendiğinde, kağıdın yüzeyinde yer almayan böyle bir doğrunun yönünü kestiremeyecektir.Eğer üzerinde yaşadıkları kağıt sonsuz büyüklükteyse, yassıülkeliler de doğallıkla, kendi iki boyutlu evrenlerinin varolan her şeyi kapsadığını düşüneceklerdir.Bu evrenin altında ve üstünde, üçüncü boyutta da bizim üç boyutlu uzayımız olduğunu düşünemezler.Oysa biz, üç boyutlu bakış açımızla, yassıülke evreninin, gerçekliğin ancak küçük bir parçasını oluşturduğunu görebiliriz.İki boyutlu bir evrenden daha fazlasının da varolduğu, bizim için bilinen bir şeydir.Birbirine paralel olan ve birbirinden tümüyle habersiz olarak iki ayrı yassı ülke evreni varolabilir.Aslında, tıpkı bir kitabın sayfaları gibi, herhangi bir sayıda, üst üste yığılmış yassıülke evreni bulunabilir.

Bu benzetmeyi sürdürerek, her biri sonsuz büyüklükte ama dördüncü boyutta birbirinden ayrılmış olarak bulunan birden fazla üç boyutlu evrenin olabileceğini söylemek de mümkündür.Bir yassıülkelinin üçüncü boyutu anlayamaması gibi, insan aklı da böyle bir şeyi sezgisel olarak, doğrudan kavrayamaz; ama bu olasılığın ileri sürülmesini sağlayan çıkarsama da ikna edicidir.Dördüncü bir boyutun(hatta bir beşincinin, altıncının ve daha fazlasının) varolduğundan kuşku duymak için hiç bir mantıksal neden yoktur.Bu durumda, dördüncü boyutta paralel evrenlerin bulunabileceğini de kabul etmek gerekir.

Ancak, her ne kadar paralel evrenlerin varolması mümkünse de, eğer bunlarla etkileşim kurulamaz ya da haklarında hiç bir bilgi edinilemezse, bu düşünce felsefi bir kavram olarak kalmak zorundadır.Ama Einstein’ın genel görelilik kuramı, paralel evrenleri birbirine bağlayan ”köprülerin” olabileceğini ön görmektedir.Genel görelilik, karmaşık bir kuramdır.Çekim gücünü, uzayı ve zamanı içerir ve bunların iç içe geçmiş olduğunu gösterir.Bu kurama göre bir çekim alanı, uzayda bir kıvrılma yaratır.(Einstein’ın genel görelilik kuramına göre, kütlesi olan her cisim uzay-zamanın eğilmesine yol açar.)Üç boyutlu uzay, dördüncü boyutta doğru kıvrılır.Yassıülke benzetmesi, bu yaklaşıma da açıklık getirebilmektedir.Çekim gücünü ele almak için, yassıülkeyi oluşturan kağıt tabakasının yerine, gerilebilen ve biçim değiştirebilen çok ince bir lastik tabakasını geçirebiliriz(Bu lastik tabaka iki boyutlu bir uzay/zaman çerçevesini temsil eder).Einstein, çekim gücüne sahip ve ağırlığı olan bir nesnenin bulunduğu bir yerde, bu tabakanın buruşacağını ve aşağıya, yani üçüncü boyuta doğru gerilebileceğini ileri sürmektedir.Böyle bir durumda lastik tabaka çukurlaşarak bir kıvrım yapar ama bu eğrilik ve onu yaratan kütle, yassıülkeyle tamamen bağlarını koparmaz yine yassıülke’nin boyutsal çerçevesine bağlıdır.Bundan dolayı yassıülkeliler de bu eğimden aşağıya inebilirler.

Karadeliğe doğru

Aşağıya, üç boyutlu bir uzaya doğru derinlik kazanımı yönünde çıkıntı yapan, çukur biçimindeki bu yassı ülke kıvrımlarının her birinin en uçta kaçınılmaz birsınırı vardır: kıvrıma neden olan çekim gücünün kaynaklandığı yıldız ya da gezegenin yüzeyi.Ama bu kaynak, bir yıldız ya da gezegen yerine, tüm cisimlerin en büyük çekim gücüne sahip olanı, yani bir karadelik de olabilir.Bir kardeliğin, başka bir cismin üzerinde durabileciği bir yüzeyi yoktur.Çekim gücüyle, herhangi bir cismi sürekli içeriye doğru çeker.Karadeliğin içinde kıvrılma öyle şiddetlidir ki, lastik tabaka tıpkı delinmiş gibi bir biçim değişikliğine uğrar ve yassıülkeden üçüncü boyuta açılan bir tünele dönüşür.Bir karadeliğe düşen şanssız yassıülkeliler de, bu tünelden aşağıya doğru çekilecekler ve kendi evrenlerinden ayrılmak zorunda kalacaklardır.

Albert Einstein ve onunla birlikte çalışmış olan Nathan Rosen, karadelik tünellerini matematiksel olarak incelemişler ve şaşırtıcı bir buluş yapmışlardır: tünel, sonsuzca uzayıp gitmemektedir.Bir noktadan itibaren yeniden genişleyerek, başka bir evrenin parçası haline gelmektedir.Yani iki ayrı yassıülke evreni, bir Einstein-Rosen Köprüsü’yle birleştirilebilir.Bu köprü bir evrenden bir karadelik halinde düşmekte, burada uzayın biçimi bozulacak bir huniye benzemekte sonra da ters dönmüş bir huni halinde başka bir evrene açılmaktadır; iki evren de dar bir tünelle birbirine bağlanmıştır.Yassıülkeli bir astronot bir karadeliğe düşerse, beyaz delikten geçerek başka bir evrene ulaşacaktır.

Einstein ve Rosen’ın hesapları, bizim üç boyutlu evrenimizdeki bir karadeliğin içinde neler olacağını da betimlemektedir.Burada da dördüncü boyuta açılan benzer bir tünel vardır.Evrenimizdeki bir karadeliğe düşen bir astronot, sonunda başka bir evrene çıkabilecektir.Başka evrenler düşüncesi yalnızca felsefi bir soyutlama değildir; bizim evrenimize dördüncü boyuttan köprülerle bağlıdırlar.

Birçok bilimkurgu yazarı, hatta bazı bilim adamları da, gelecekte astronotların Einstein-Rosen Köprüleri aracılığıyla gerektiğinde bir evrenden diğerine sıçrayacaklarını tasarlamışlardır.Ancak bu kuram oldukça sağlamsa da, pratiğe ilişkin güçlü itrazlarla da karşılaşmıştır.Her şeyden önce, diğer tüm cisimlerle de olduğu gibi, bir karadeliğe yaklaşıldıkça çekim gücü artar.Ayak üstü düşmekte olan bir astronotun ayaklarındaki çekim gücü, başındakinden daha büyük olacaktır.Bu kuvvetler arasındaki fark çok fazla olacağından, astronot daha karadeliğin kenarına, yani dış etkileme sınırına bile varamadan vücüdu gerilip parçalanır.

Bizi evrenin diğer noktalarına iletebilecek yüksek güçteki çekim merkezleri (çekimsel hortumlar/tüneller) galaksilerin merkezinde bulunabilir.Dolayısıyla, evrenler arasında yolculuk yapmak isteyen bir astronot, bunlardan birine ulaşmak için uzayda çok uzun bir yol katetmek zorundadır.30.000 ışık yılı uzağımızda, Samanyolu’nun merkezinde de böyle muazzam ağırlıkta bir karadelik olabilir.Ama eğer yoksa, karadelik araştırmasını sürdüren astronotun, uygun bir galaksi bulmak üzere milyonlarca ışık yılına varan bir yolculuk daha yapması gerekecektir.

Karadeliğe vardıktan sonra da sorunlar bitmemektedir.Einstein veRosen, Einstein’ın çekim gücü kavramına dayanarak, en basit hesapları yapmışlar ama pek çok ayrıntıyı dışarda bırakmışlardır. Ne yazık ki daha sonraki hesaplamalar, bu ayrıntıların son derece önemli olduğunu ortaya koymuştur.Delikte, huninin tünele dönüştüğü iç etkileme sınırında iki yok edici etkiyle karşılaşılmaktadır.Bir karadeliğe düşen astronot yerçekiminin ezici baskısı altında atomlarına ayrışarak dağılır.Buna göre evrenler arası yolculuk imkansız görünmektedir..

Geçmiş ve Gelecek

Karadelik, sadece uzayın geometrisini bozmakla kalmıyor, zamanın akışında da sapmalara neden oluyor. Son hesaplamalardan anlaşıldığına göre, uzay ve zamanın karmaşık yapısı da karadeliğin ”olay ufku” (iç etkileme sınırı) içerisinde çarpıklaşmadadır.Uzay ve zaman çerçevesi bu noktada bükülüp bozulmaktadır.

Kardeliğin ezici çekim gücünü aşarak deliğin diğer tarafına geçmek pek olası görünmesede, bilim adamları, Einstein’ın denklemlerinden yararlanarak, başka evrenleri matematiksel olarak betimlemektedirler.Genel görelilik kuramı, başka evrenlerin varolmasının mümkün olduğunu belirtmekle yetinir.Oysa fiziğin diğer bazı dalları, bunların varolması gerektiğini ileri sürmektedir.

Fiziğin diğer büyük dalını oluşturan kuantum kuramı, maddenin enküçük bileşenlerini ve bunların davranışlarını betimler.Kuantum oldukça karmaşık bir kuramdır;ama paralel evrenlerle ilişkisi kabaca özetlenebilir.Gündelik yaşamımızı sürdürürken her karar alışımızda çok küçük bir düzeydede olsa, evrenin geleceğini etkilemekteyiz. Her karar bir yol ayrımında yapılanseçime benzer, bütün bir mümkün gelecekler dizisini bir kenara bırakır.Seçilmeyen yolun varolmaya devam etmesi, bir anlamda onun da aynı ölçüde ”gerçek” olması mümkün müdür?Bu yol, kendi evrenimizdeki seçmiş olduğumuz yoldan farklı bir geleceğe sahip olarak, başka bir evrene açılıyor olabilir mi? Her karar alışımızda bir yol daha olmakta ve mümkün bir evren bizim evrenimizden bir ağacın ayrılan dalı gibi kendi zaman şeridini yaratarak ayrılmaktadır.Şu anda da, bizimkiyle ‘yan yana’ pek çok evren olmalıdır.Bunlardan, dördüncü boyutta bize en ‘yakın’ olanları, fazla farklı değildir; yakın geçmişte alınan kararlardan kaynaklanmışlardır.Daha eskiden alınan kararlarsa, bizimkinden giderek farklılaşmış evrenlerin ayrılmasına yol açmışlardır.

Evreni bir bütün olarak inceleyen kozmologlar, bir süreden beri paralel evrenler olabileceği düşüncesini ciddiye almaya başlamışlardır.Paralel evrenlerin doğa yasaları bizim için tümüyle yabancı olabilir.Hatta kimi paralel evrenlerin bizimkine çok benzeyen çekim yasalarını gerektiren Einstein-Rosen köprüleri bile, bu evrenleri bizim evrenimize bağlayamaz.Bize kavrayamayacağımız kadar yabancı kalmaktadırlar.Bilim henüz o evrenleri betimleyecek düzeyde değildir.

Modern bilimsel buluşlar, paralel evrenlerin mümkün hatta zorunlu olduğunu ortaya koymuştur. Dördüncü boyut kavramı bunların ”nerede” olabileceğini belirtmekte. Einstein’karadelik üzerine çalışmaları da paralel evrenlerin Einstein-Rosen köprüleriyle nasıl birbirine bağlanabileceğini göstermektedir.Sonsuz sayıda iki boyutlu evrenin görsel olarak tasarımlanabilmesi gibi, birden fazla üç boyutlu evren de olabilir.Bunların her biri sonsuz büyüklüktedir ama bir dördüncü, hatta beşinci boyutta birbirlerinden ayrılırlar.Bizimkiyle birlikte varolan ayrı bir dünya kavramı, uzayda bir dördüncü boyutu gerektirmektedir.Ama üç boyutlu beynimizin böyle bir kavramı görsel olarak tasarımlaması olanaksızdır.Bilim adamları böyle bir modelden yararlanarak, büyük ölçüde biçim bozulmasına uğramış bir uzay parçasıyla birbirine bağlanan paralel evrenleri kurgulamaktadır.Belkide bu olası paralel evrenler bir kitabın sayfaları gibi birbirlerini dikey bir açıda keserlerken kendi evrenimizin geçmiş ve geleceğine ait zaman/uzay sayfaları’da bizim uzayımıza yatay bir açıda dizili olabilirler.Belkide bu farklı ‘zaman sayfaları’ paralel evrenlerle birlikte aynı doğrultuda birbiri içerisine girmiş bir şekilde 4. boyutta asılı durmaktadır.

Yıldızlararası Tüneller

Bazı bilim adamları karadeliklerin, geleceğin yıldızlararası tüelleri, hatta belki de zaman makineleri olabileceğini iddia etmektedirler..Devamlı dönen bir karadeliğe giren bir uzay gemisi onun karanlıkrında kaybolup gidecektir.Hiç değilse bu uzay gemisini dışarıdan gözleyenler için durum böyledir.Ama eğer geminin ekibi merkezdeki tekilliğe çekilip ezilip gitmekten kurtulabilirse, belki de gemi tünelde yoluna devam edip, sonunda bir başka galaksi ya da bir başka boyutta farklı bir evrende yeniden ortaya çıkacaktır.Bu kuramlara göre kaşifler bu yeni evrende bir başka tünele dalıp, yine bambaşka bir evrene ulaşabilirler.Sonunda bizim evrenimize de geri dönebilirler.Bu durumda uzayın herhangi bir noktasında ve geçmiş ya da gelecekte herhangi bir zamanda ortaya çıkabilirler.Mehmet...

ANTARTİKADA Kİ ERİME UZAYDAN FARKEDİLDİ..

yazan mehmettunabas (07/03/2008 - 18:42)

 

NASA, 2005 başında Antarktika’da önemli oranda erime meydana geldiğini uydu yoluyla saptadı ve bunun küresel ısınmayla doğrudan bağlantılı olduğunu bildirdi.

NASA’nın Pasadena’daki Jet Motorları Araştırma Merkezinden (Jet Propulsion Laboratory: JPL) yapılan açıklamada, Ocak 2005’te Antarktika’nın batı kesiminde sıcak artışı yüzünden çok önemli oranda erime olduğunu gösteren açık kanıtlar bulunduğu belirtildi.

Uydular tarafından son 30 yılda gözlenen en önemli erime olduğu kaydedilen bu durumdan etkilenen bölgelerin toplam yüzölçümünün 400 bin kilometrekare kadar olduğu kaydedildi. Bu durumun, sıcaklığın 2005 başında bölgede normalden 5 derece daha fazla olmasına bağlandığı ve bu sıcaklığın bölgede yaklaşık bir hafta sürdüğü belirtilerek, buna rağmen bu erimenin, suyun buz katmanları arasına girip büyük buz parçalarının denize düşmesine neden olacak kadar uzun sürmediği de vurgulandı.

Mehmet...

55 CANCRİ'NİN YENİ BİR GEZEGENİ BULUNDU

yazan mehmettunabas (07/03/2008 - 18:37)

 
 
 
 
Amerikalı gökbilimciler yeryüzünden 41 ışık yılı uzaklıkta, bir yıldızın çevresinde yeni bir gezegen keşfettiklerini açıkladılar.

Gezegen avcıları keşfedilen güneş sisteminin kendi güneş sistemimize benzediğini söylüyor

 

55 Cancri yıldızının yörüngesinde bulunduğu keşfedilen gezegenlerin sayısı böylece beşe çıktı.

Yengeç takım yıldızlarında bulunan 55 Cancri yıldızı, Dünya'mızın içinde yeraldığı güneş sistemi dışında varlığı saptanan tek güneş sistemi.

Gökbilimciler, kendi güneş sistemimiz dışında 250'yi aşkın gezegen keşfetti. Son keşfi yapan Amerikalı grubun buluşları, diğer gökbilimcilerinkinden çok daha fazla sayıda.

Yeni bulunan gezegen, Dünya'nın kütlesinden 45 kat büyük ve gazlardan oluşuyor.

Yüzey ısısının ılıman olduğu belirtilen yeni gezegenin çevresinde, eğer kayalık bir ay veya aylar bulunuyorsa, teorik olarak suyun da bulunabileceği belirtiliyor.

Ama gezegen avcılarını asıl meraklandıran nokta, daha geniş boyutlu tablo.

Uzmanlar, beş gezegenli bu güneş sisteminin bizim güneş sistemimize çok benzediğini söylüyorlar.

Gezegenlerin yörüngesinde döndüğü yıldız, yaş ve kütle olarak dünyanın çevresinde döndüğü Güneş'e benziyor. Sözkonusu güneş sisteminde ayrıca, tıpkı kendi güneş sistemimizdeki Jüpiter gibi, ama Jüpiter'in kütlesinin dört kat fazlası büyüklükte, gaz devi olan bir gezegen de yeralıyor.

Aynı güneş sisteminde henüz Dünya ya da Venüs gibi, kayalık bir gezegen bulunabilmiş değil. Ancak ABD'deki California Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Geoff Marcy, böyle bir keşfin de sadece zaman ve teknoloji meselesi olduğunu kaydediyor.

Tabii bütün bu gezegenler, gözle görülemiyor. Gökbilimciler yıldızların hareketlerindeki en ufak değişimi saptayıp çevrelerindeki gezegenleri belirlemeye çalışıyorlar.

Ancak yılın doğru zamanında ve bulutsuz bir havada, 55 Cancri yıldızını kolayca, sadece bir dürbünle görebilmek mümkün....Mehmet...

Uzayı NASA'nın videodan izleyiniz(http://www.nasa.gov/)

TÜRKLER'DE ASTRONOMİ

yazan mehmettunabas (24/02/2008 - 16:52)

Kırşehir'de Bir Selçuklu Rasathânesi:
Cacabey Medreses

TÜRKLERDE ASTRONOMİ BİLİMİ

Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin en muhteşem mimari özelliklerini yansıtan Cacabey Medresesi, Selçuklular döneminde dinî ilimler yanında müspet bilimlerin de öğretildiği bir fakülte olarak kullanılmış; gökyüzünün, güneşin, ayın, yıldızların hareketlerini inceleyen bir gözlemevi olarak yıllar boyu ayakta kalmıştır

Selçuklu dönemine ait Kılıçarslan oğlu Keyhüsrev zamanında Cebrail İbni Caca tarafından 1272 tarihinde Kırşehir'de yaptırılan Cacabey Medresesi, o dönemde astronomi çalışmalarının yapıldığı bir rasathâne olarak kullanılmıştır.



Dünyanın ilk gözlemevi

Gökbilim (Astronomi) araştırmaları yanında, hukuk, mantık, geometri, matematik, tarih, coğrafya, tefsir, hadis, tasavvuf; ayrıca Türk dili ve kültürünün öğretildiği Cacabey Medresesi, Kırşehir ve çevresinde zengin vakıfları olan geniş bir külliyenin bize ulaşan bir bölümüdür.
Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde, Kırşehir emiri Nureddin Caca tarafından 1271-1272 yılları arasında yaptırılmıştır. Günümüzde cami olarak hizmet veren medresenin kubbesi açık ve altında su kuyusu vardır. Bu kuyuya akis eden yıldızlar tetkik edilirdi. Döneminde "astronomi yüksek okulu" olarak hizmet veren medrese, dünyada gayesine uygun gözlemevi olarak yapılan ilk yapıttır. Batı Türkistan'da Uluğ Bey'in rasathânesi neyse, Selçuklular zamanında Kırşehir Cacabey rasathânesi de o derece önemlidir.



Minare, gözlem kulesi olarak kullanılmış

Selçuklu devrinde yapılan medresenin taş işlemeli, tuğla örgülü, mozaik çinilerle süslü bir de kulesi vardır. Bugün, minare olarak kullanılmakta olan medrese kulesi: "gözlem kulesi" hizmeti görmüş, daha sonra minâreye dönüştürülmüştür. Minâreye çevrilmeden evvelki rasat kulesinin üzeri küp şeklinde bir kubbe ile kapalı idi. Rasat kulesin - minarenin - ışıl ışıl mavi firuze çinileri sebebiyle, halk, medreseye "Cıncıklı Cami" adını vermiştir. Minaresi; sınırlı tuğla ve çinilerle bezeli tek şerefelidir. Yapı, içten kubbe dıştan konik külahlarla örtülüdür. İçi beyaz siyah ve mavi çinilere bezenmiştir. Medrese, rasathane gayesine yönelik olarak yapıldığından üzeri tamamen kubbelerle doludur. Binanın ortasında toprak altında kalmış bir havuz mevcuttur. Kuyu şeklindeki bu havuza akseden yıldızlar üniversitede incelenirdi. Böylece yurdun çeşitli yerlerinden gelen öğrenciler burada astronomi araştırmaları yaparlardı. Ahmedî Gülşehrî ve Âşıkpaşa bu medresede okumuş öğrenciler arasında yetişmiş ilim adamlarından yalnızca birkaçıdır. Cacabey'e ait Arapça ve Moğolca 4 vakıfnâme bulunmaktadır. 1272 tarihli vakfiye, çok değerli bir içtimaî tarih vesikası olup; Kırşehir, Kayseri, Eskişehir ve dolaylarında yaptırdığı medrese, mescit, han, zaviye, mektep, türbe vs. eserler ile ilgili bilgiler bulunmaktadır.



Modern füzelere benzeyen sütunlar

Bugün cami olarak kullanılan medresenin dış köşelerine yerleştirilmiş kıvrımlı köşe sütunları ilgi çekicidir. Binanın batı, kuzeydoğu ve kuzeybatı köşelerinde, duvara bitişik, alt tarafları değişik işlemeli füze biçiminde birer tane olmak üzere üst kısmı konik külahlı üç tane kule vardır. Bu kuleler zamanımızda kullanılmakta olan modern füzelerin 700 sene evvel Müslüman Selçuklu Türkleri tarafından savaşlarda kullanılan füzelerin maketini andırmaktadır. Bu sütun düzenlemesinin Anadolu Türk Sanatında başka bir örneği bulunmamaktadır.
Medresenin taç kapısı mimari bir şaheserdir ve iki renkli taştan yapılmıştır. Bu kapıdan, orta eksen üstünde olmayan beşik tonozlu giriş eyvanına, oradan da ana mekana geçilir. Ana mekan, yuvarlak açıklığı bulunan kubbe ile örtülüdür. Bu kubbenin üzeri daha sonraları camekânla kapatılmıştır. Güneyinde mescit olarak kullanılan ana eyvan yer alır. Bu eyvanda bir de mihrap bulunmaktadır. Ana mekanın solunda türbe, yan eyvan ve bir medrese odası; sağında ise, revaklar arkasında öğrencilerin yatakhâneleri olan odalar vardır. Küçük kapıdan da, kubbelere çıkılan merdivenlerin bulunduğu hücreye geçilir. Buradaki merdivenle ikinci kata çıkılır. Üst kat koridor üzerinde beşik tonozlu iki küçük mekandan oluşmaktadır.Ana mekanın sağ ve sol kenarlarda dörder tane olmak üzere sekiz tane küçük bölmeler halinde odalar vardır. Bunlardan üçü fazla uzun ve beşi murabbaa yakın müstakil planlıdır. Üstleri yine sivri tonozludur. Bu binanın kemerleri iki merkezli Türk Kemerleridir. Kapıların üstlerini profilli bir merkezli mümas kemerler, resmedilmiştir.



Cacabey türbesi

Medresenin üst katında açık kubbeli meydana bakan mahfile benzer bir hücre ile, yanında ocaklı ikinci bir oda mevcuttur. Buraya cümle kapısı yanındaki merdivenlerle çıkılmaktadır. Kubbeler âdi taştan yapılmış olup üstleri sıvanmıştır. Tonozlar ise dahilen kesme taşla işlenmiştir.
Odaların dışardan ışık alması için özel pencerelere yer verilmiş; güneş ışığı, hücrenin içine bolca yayılabilmektedir.
Taç kapının hemen solunda Cacabey'in yattığı türbe yer almaktadır. Cacabey Türbesi, medresenin kuzey doğu köşesindedir. Medresenin içinden 7 basamaklı bir merdivenle çıkılır. Türbenin içindeki çini bezekler kara, mavi, beyaz, renklerle yapılmıştır. İç bölümü yukarıdan çevreleyen Selçuklu nesih yazısıyla yazılmış bir kitâbe mevcuttur.Kubbenin pencere bölümünde ki mukarnas altında iki iyon sütuncuğu ve üzerinde içten kubbeli çokgen pramit şekilli bir sivri külah (korent başlığı) bulunmaktadır.

Sağlı sollu geometrik kabartmalar en ilgi çeken yanlarıdır. M.Tunabas

 

DÜNYANIN OLUŞUMU ve YAPISI

yazan mehmettunabas (24/02/2008 - 16:49)

 
 

     Yer’in oluşumu sorunu,yüzyıllar boyunca insanı düşündüren ve düşündürmeye devam etmekte olan,önemli bir bilimsel sorundur.Gerçi Yer’in oluşumu konusunda,bugün geçmişe oranla ,daha çok şey bilmekteyiz.Ancak yine de,problemle ilgili görüşler,hipotez düzeyindedir. Bunların delilleri güçlü olmakla birlikte,kesin birtakım sonuçlara ulaşıldığı ileri sürülemez.Yer’in yaşının 4,5 ile 5 milyar yıl dolayında olduğu sanılmaktadır.Bunun 10 milyar yılı bulduğunu ileri süren kaynaklara da rastlanır. Yer’in nasıl oluştuğu sorusunu cevaplamayı amaçlayan teoriler ve bunların eksikliklerini daha iyi anlayabilmek için Güneş Sistemi’nin nasıl oluştuğu sorusuna kısaca değinmek gerekir.Güneş sistemi bu sistemden çok daha büyük bir sistemdir.Fakat güneş sistemini de içine alan daha büyük bir dev sistem vardır.Bu sistemde pek çok sisteme ayıılmıştır.Bu sistemlerin herbirine Galaksi denir.Yer’in de içinde yer aldığı insalığın Galaksi’sine (Yun.süt demektir.),Türkçe bir terim ola Samanyolu denir.Batı kaynaklarda Samanyolu,Sütlü yol diye geçer.(Yani bu anlama gelir.) Samanyolu’nda bazı kaynaklara göre 100 milyar,bazı kaynaklara görede 200 milyar gök cismi vardır.Kuşkusuz bunlardan biri de şimdiki bilgilerimize göre insan barındıran tek gök cismi olan Dünya’mızdır.Yer Samanyolu’nun merkezi kabul edilen Güneş’ten149,6 milyon km. uzaktır. Çapı hemen hemen 300 milyon km yi bulan yörünge adı verilen bir düzlem üzerinde dolanır.Bu düzleme,eliptik düzlem (tutunma düzlemi) denir.Bunun üzerindeki dolanımını,bir yılda 365 gün 6 saatte tamamlar. Yer’in oluşumu ile Samanyolu’nun oluşumu,aynı esaslara ve büyük bir ihitimalle de aynı zaman dilimine rastlanmaktadır.Bu konudaki ilk teori ünlü Franız gök bilimci Laplace (Laplaş;1749-1827) tarafından 1796 yılında ileri sürülmüştür.Teori’i ilme,Nebula kramı diye geçmiştir. Laplace’ın varsayımına göre,Güneş ve gezegenler ile Samanyolun’dakidiğer gök cisimleri, oluşum tarihinin (4.7 ile 5 milyar yıl) ilk evresinde,kütle çekimi etkisi altında sıkışarak dönmeye başlayan,bir toz kümesinin birleşmesi sonunucu oluşmıştur.İleri sürülen bu teoriye Birleşme hipotezi adı verilir.Teorinin kabülüne göre,nebula sıkıştıkça,halkalar teşkil etmeye başlamıştır.Oluşan halkaların giderek yoğuşması sonucu,gezegenler oluşmaya başlamıştır.Dolayısıyla iç gezegenler(Yer ile Güneş arasındakiler) önce ,dış gezegenler ise ,daha sonra oluşmuştur. Kısaca söylersek,Laplace’ın görüşüne göre Samanyolu ,milyarlarca yıl önce ,bir gaz ve toz kümesi idi.Ekseni çevresinde bir bulutsu,kütle çekimi etkisi altında çevresine gaz ve toz saçabilir. Esas kütleden uzaklaşan ve yine etkisi altında kalarak dönmeye,yani dolanıma devam eden kümeler zamanla yoğuşabilir.Gezegenler,bu esasa göre oluşmuştur. Bulutsu, ya da birleşme teorisi;uzun yıllar geçerliliğini korumuştur.Bundan sonra,gel-git kuramları diye ilme geçen,Laplace teorisini redetmeyen,fakat matamatiksel yanlışlıkların bulunduğunu doğrulayan bir dizi teori ortaya atılmıştır. Gel-git teorilerinin en güveniliri,ünlü İngiliz fizikçi ve gök bilimcisi James Jeans tarafından 1901’de ilri sürülenidir.Gerçi,matamatiksel olarak ispatı yapılmamıştır.Ancak yine de akla en yakındır.O’na göre gezegenler ve Yer Güneş’in çekim bölgesine girerek geçen bir gök cisminin,yan, yıldızın,çekim gücü etkisi ile,Güneş ‘ten kopardoğı puro şekilli maddelerden oluşmuştur. Gezegenler ve Güneş sistemi Galaksisi’ndeki diğer gök cisimlerinin Güneş’ten koptuğu yani koparıldığı görüşü aslında söz konusu gel-git varsayımlarına dayanır.Ancak hem bu görüş de kanıtlanmış değildir,hem de,buna karşı savunulan,bir patlama-dağılma teorisi vardır. Güneş’in manyetik çekim gücü,diğer Gökada cisimlerine göre,çok yüksektir.İlk evrede oluşmuş dev bir Güneş’in nükleer enerji üretme evresinden sonra patlaması sonucu,farklı büyüklüklerdeki kütleler onun çekim alanına dağılıp,belli yörüngeler üzerinde dönmeye başlayabilirler. Bütün modern teoriler,bütün gezegenlerin,gaz ve ince toz bulutundan oluştuğunu Güneş’in,ilk evrede bu tür bir madde topluluğu olduğunu kabul ederler. Ancak şunu iyi biliyoruz ki,evrenin sırrı,henüz çok bilinmeyenli bir denklem olma özelliğni korumaktadır.Güneş ve gezegenlerin aslı kızgın gaz ve toz kümesi de olsa,bilim ve teknik esasta var olup da bilinmeyenleri keşfetme çabasındadır.Örneğin nebulaların maddeleri nasıl oluşmuştur;ya da uzay nerede başlar nerede biter;daha sonrs ne başlar ve o da nerede biter gibi sonsuz denilen soruların cevabı henüz verilmemiştir.

Mehmet Tunabas

BİNG BANG'İN ZAFERİ

yazan mehmettunabas (24/02/2008 - 16:45)

"O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır..." (Şura Suresi, 11)
 

Big Bang teorisi, kendisini destekleyen delillerin gücü nedeniyle, kısa sürede bilim dünyasında kabul görmeye başladı. Ancak materyalist felsefeye ve bu felsefenin temelindeki "sonsuz evren" fikrine bağlı kalmaya kararlı olan astronomlar, Big Bang'e karşı direnmeye ve sonsuz evren fikrini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde gelen materyalist fizikçilerden Arthur Eddington'ın "felsefi olarak doğanın şu anki düzeninin birdenbire başlamış olduğu düşüncesi bana itici gelmektedir" sözünden anlaşılıyordu. (1)

Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında dünyaca ünlü İngiliz astronom Sir Fred Hoyle geliyordu. Hoyle, bu yüzyılın ortalarında "steady-state" (sabit durum) adında, 19. yüzyıldaki sonsuz evren fikrinin bir devamı olan yeni bir evren modeli ortaya attı. Hoyle evrenin genişlediğini kabul etmekle birlikte, evrenin boyut ve zaman açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Bu modele göre, evren genişledikçe madde, gerektiği miktarda, birdenbire, kendi kendine var olmaya başlıyordu. Tek görünür amacı materyalist felsefenin temeli olan "sonsuzdan beri var olan madde" dogmasını desteklemek olan bu teori, evrenin başlangıcı olduğunu savunan Big Bang kuramıyla taban tabana zıttı.

Sabit durum teorisini savunanlar uzunca bir süre Big Bang'e karşı direndiler. Ama bilim aleyhlerine işliyordu.

1948 yılında George Gamov, Georges Lemaitre'in hesaplamalarını geliştirdi ve Big Bang'e bağlı olarak yeni bir tez ortaya sürdü. Buna göre evrenin büyük patlama ile oluşması durumunda, evrende bu patlamadan arta kalan belirli oranda bir radyasyonun olması gerekiyordu. Üstelik bu radyasyon evrenin her yanında eşit olmalıydı.
 
Ünlü astronom Sir Arthur Eddington, “evrenin birdenbire başladığı düşüncesi felsefi olarak itici” sözüyle, materyalislerin Big Bang’den duydukları rahatsızlığı ifade ediyordu.Penzias ve Wilson’ın keşfettiği Kozmik Fon Radyasyonu, Big Bang’in kesin bir delili olarak bilim tarihine geçti.
"Olması gereken" bu kanıt çok geçmeden bulundu. 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları bir rastlantı sonucunda  keşfettiler. "Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyon uzayın belli bir tarafından gelen radyasyondan farklıydı. Olağanüstü bir eşyönlülük sergiliyordu. Başka bir ifade ile yerel kökenli değildi, yani belirli bir kaynağı yoktu, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan ısı dalgasının, Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Üstelik bu rakam bilimadamlarının önceden öngördükleri rakama çok yakındı. Penzias ve Wilson, Big Bang'in bu ispatını deneysel olarak ilk gösteren kişiler oldukları için Nobel Ödülü kazandılar.

1989 yılına gelindiğinde ise, George Smoot ve onun Nasa Ekibi, Kozmik Geriplan Işıma Kaşifi Uydusu'nu (COBE) uzaya gönderdiler. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca sekiz dakika sürdü. Sonuçlar, tarayıcıların kesinlikle evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın sıcak, yoğun konumunun kalıntılarını gösterdiğini kanıtladı. Çoğu bilimadamı COBE'nin başarısını Big Bang'in olağanüstü bir şekilde onaylanması olarak yorumladı.

Big Bang'in bir diğer önemli delili ise, uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarı oldu. Günümüzde yapılan ölçümlerde anlaşıldı ki, evrendeki hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang'den arta kalan hidrojen-helyum oranının teorik hesaplanmasıyla uyuşuyordu. Eğer evren, bir başlangıcı olmadan,  sonsuzdan geliyor olsaydı, evrendeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olurdu.

Tüm bunlarla birlikte Big Bang bilim dünyasında kesin bir kabul gördü. Scientific American dergisinin Ekim 1994 sayısındaki bir makaleye göre, evren sürekli, düzenli olarak genişliyordu ve Big Bang modeli yüzyılımızın kabul görmüş tek modeliydi.

Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan Dennis Sciama, ardı ardına gelen ve Big Bang'i ispatlayan tüm bu deliller karşısında içine düştükleri durumu şöyle anlatır:

Sabit durum teorisini savunanlarla onu test eden ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem çok sert çekişme vardı. Bu dönem içinde ben de bir rol üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için 'sabit durum' teorisini savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada lider rol üstlenmişti. Ben de yanında yer almış, bu düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu.(2)

Mehmet Tunabas
Dipnotlar1.S. Jaki, Cosmos and Creator, Regnery Gateway, Chicago, 1980, s. 54
2Stephen Hawking, Evreni Kucaklayan Karınca, Alkım Kitapçılık ve Yayıncılık, 1993, s. 62-63
 

BİNG BANG'İN DOĞUŞU

yazan mehmettunabas (24/02/2008 - 16:41)

"O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır..." (Şura Suresi, 11)

 

Evrenin yaratılışı, bundan bir asır önce, astronomların önemli bir bölümü tarafından gözardı edilen bir kavramdı. Bunun nedeni ise, 19. yüzyıldaki bilim anlayışının, evrenin sonsuzdan beri var olduğu varsayımını benimsemesiydi. Evreni inceleyen bilim adamlarının çoğu, zaten sonsuzdan beri var olan bir maddeler bütünüyle karşı karşıya olduklarını sanıyor ve evren için bir "yaratılış", yani başlangıç olduğunu akıllarından bile geçirmiyorlardı.

Bu "sonsuzdan beri var olan evren" fikri, Batı düşüncesine materyalist felsefe ile birlikte girmişti. Eski Yunan'da gelişen bu felsefe, maddeden başka bir varlık olmadığını savunuyor ve evrenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini öne sürüyordu. Aslında materyalizm, Ortaçağ'da Kilise'nin hakim olduğu dönemde rafa kaldırılmıştı. Ama Rönesans'tan sonra Batılı bilim ve fikir adamlarının yeniden Eski Yunan kaynaklarına merak sarmaları ile birlikte, materyalizm de yeniden kabul görmeye başladı.

Materyalist evren anlayışını Yeni Çağ'da ilk kez savunan kişi ise, ünlü Alman düşünür Immanuel Kant oldu. Kant, evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ve bu sonsuzluk içinde her olasılığın mümkün sayılması gerektiğini öne sürdü. Kant'ın yolunu izleyenler, sonsuz evren fikrini materyalizmle birlikte savunmaya devam ettiler. 19. yüzyıla gelindiğinde ise, evrenin bir başlangıcı, yani yaratılış anı olmadığı şeklindeki iddia, geniş bir kabul görür hale gelmişti. Karl Marx, Friedrich Engels gibi diyalektik materyalistlerin şiddetle sahiplendikleri bu iddia, 20. yüzyıla da taşındı.  Söz konusu "sonsuz evren" fikri, her zaman için ateizmle içiçe oldu. Çünkü evrenin bir başlangıcı olması, Allah tarafından yaratıldığı anlamına geliyordu ve buna karşı çıkmanın tek yolu da, hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı halde, "evren sonsuzdan beri vardır" iddiasını öne sürmekti. 
Alman felsefeci Immanuel Kant “sonsuz evren” iddiasını Yeni Çağ’da ilk kez gündeme getiren kişiydi. Ancak bilimsel bulgular Kant’ın bu iddiasını geçersiz kıldı.


Bu iddiayı ısrarla sahiplenenlerden biri, 20. yüzyılın ilk yarısında yazdığı kitaplarla materyalizmin ve Marksizm'in ünlü bir savunucusu haline gelen Georges Politzer idi. Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri adlı kitabında, "sonsuz evren" modelinin geçerliliğine güvenerek yaratılışa şöyle karşı çıkıyordu:

Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde, evrenin Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan varedilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için, her şeyden önce, evrenin var olmadığı bir anın varlığını, sonra da, hiçlikten (yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise bilimin kabul edemeyeceği bir şeydir. (1)

Politzer, yaratılışa karşı sonsuz evren fikrini savunurken, bilimin kendi tarafında olduğunu sanıyordu. Oysa bilim, çok geçmeden, Politzer'in  "eğer öyle olsa, bir Yaratıcı olduğunu kabul etmek gerekir" dediği gerçeği, yani evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeğini ispatladı.

1920'li yıllar, modern astronominin gelişimi açısından çok önemli yıllardı. 1922'de Rus fizikçi Alexandre Friedmann, Einstein'in genel görecelik kuramına göre evrenin durağan bir yapıya sahip olmadığını ve en ufak bir etkileşimin evrenin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını hesapladı. Friedmann'ın çözümünün önemini ilk fark eden kişi ise Belçikalı astronom Georges Lemaitre oldu. Lemaitre, bu çözümlere dayanarak evrenin bir başlangıcı olduğunu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğini öngördü. Ayrıca, bu başlangıç anından arta kalan radyasyonun da saptanabileceğini belirtti.

Bu bilim adamlarının teorik hesaplamaları o zaman çok ilgi çekmemişti. Ancak 1929 yılında gelen gözlemsel bir delil, bilim dünyasına bomba gibi düşecekti. O yıl California Mount Wilson gözlemevinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden birini yaptı. Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş, o zamana kadar kabul gören evren anlayışını temelden sarsıyordu.

Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. (Gözlemciden uzaklaşmakta olan bir trenin düdük sesinin gittikçe incelmesi gibi.) Hubble'ın gözlemi ise, bu kanuna göre, gökcisimlerinin bizden uzaklaşmakta olduklarını gösteriyordu. Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha buldu; yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Her şeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç ise, evrenin "genişlemekte" olduğuydu.


Edwin Hubble, dev teleskobuyla yaptığı gözlemlerde evrenin genişlediğini fark etti. Hubble böylece “sonsuz evren” efsanesini yıkacak Big Bang teorisinin de ilk delilini bulmuş oluyordu. Kısa bir zaman önce Georges Lemaitre tarafından "kehanet" edilen bu gerçek, aslında yüzyılın en büyük bilimadamı sayılan Albert Einstein tarafından da daha önceden dile getirilmişti. Einstein 1915 yılında ortaya koyduğu genel görecelik kuramıyla yaptığı hesaplarda evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmıştı. Ancak bu buluş karşısında son derece şaşıran Einstein bu "uygunsuz" sonucu ortadan kaldırmak için denklemlerine "kozmolojik sabit" adını verdiği bir faktör ilave etmişti. Çünkü o sıralar, astronomlar ona evrenin statik olduğunu söylüyorlardı, o da kuramının bu modele uymasını istemişti. Ancak sonradan bu kozmolojik sabiti "kariyerinin en büyük hatası" olarak tanımlayacaktı. Hubble'ın ortaya koyduğu evrenin genişlediği gerçeği, kısa bir süre sonra yeni bir evren modelini doğurdu. .Evren genişlediğine göre, zamanda geriye doğru gidildiğinde çok daha küçük bir evren, daha da geriye gittiğimizde "tek bir nokta" ortaya çıkıyordu.Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, korkunç çekim gücü nedeniyle "sıfır hacme" sahip olacağını gösterdi Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bu patlamaya "Big Bang" (Büyük Patlama) dendi ve bu teori de aynı isimle bilindi. Big Bang'in gösterdiği önemli bir gerçek vardı: Sıfır hacim "yokluk" anlamına geldiğine göre, evren "yok" iken "var" hale gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına geliyor ve böylece materyalizmin "evren sonsuzdan beri vardır" varsayımını geçersiz kılıyordu.

Dipnotlar1Théma Larousse, Tematik Ansiklopedi Bilim ve Teknoloji, Evren ve Dünya, Matematik, Fizik, Kimya,Teknoloji, s. 300
Mehmet Tunabas

GÜNEŞ ve GÜNÜN GÖK GÖRÜNTÜLERİ

yazan mehmettunabas (23/02/2008 - 03:00)

 
 

Dünyaya en yakın yıldızdır ve 8 ışık dakikası (149.6 milyon km) uzaklıktadır. Bu aynı zamanda güneşe baktığımızda onun 8 dakika önceki halini görüyoruz demektir.700.000 km yarıçapı ve 15 milyon K çekirdek sıcaklığı göz önüne alındığında H-R diyagramına göre G2 türünden cüce yıldızlar sınıfına girer. Güneş sisteminin Samanyolu’nda Oort Bulutu’ndan oluştuğu sanılmaktadır. ( C ile K dönüşümü +/- 273 ile yapılır)

Güneş manyetik bir alana sahip olan, dönen ve çekirdeğinde enerji üreten bir gökcismidir. Güneş, güneş sistemindeki maddenin % 99.85’ni içerir. Gezegenler % 0.135, uydular,asteroidler, kuyruklu yıldızlar, meteoritler ve gezegenler arası ortam ise % 0.015’ni oluşturur. Güneşin enerjisi, 15 milyon K (Kelvin) sıcaklıktaki ve yeryüzü atmosfer basıncından milyarlarca kez fazla olan çekirdeğindeki, hidrojenin helyuma dönüşmesinden kaynaklanır. Çekirdek tepkimeleri sonucu serbest kalan enerji, yüzeye gelir ve buradan uzaya yayılır. Bu enerjinin sadece 2.2 milyarda biri yeryüzü tarafından soğurulur ve yaşam için gerekli koşulların oluşmasını sağlar. Güneşten, X-ışınlarından radyo dalgalarına kadar her dalga boyunda enerji yayılır. Güneşte ışınım kuvveti ile çekim kuvveti denge halinde bulunur.

700.000 km çapa göre çekirdekte oluşan ışığın hızı da göz önüne alındığında yüzeye yaklaşık 2 sn de gelmesi gerekirken, aşırı hidrojen yoğunluğuna bağlı olarak bu süre 10 milyon yıldır. Aslında biz 8 dakikadan da öte güneşin 10 milyon yıl önce oluşturduğu ışığı görüyoruz.

Güneş ;

Yeryüzü çapının yaklaşık 110 katı,
Yer yüzey alanının 12.000 katı,
Yer kütlesinin 333.000 katı,
Yer hacminin ise 1.306.000 katıdır.

Güneş kendi ekseni etrafında diferansiyel dönme hareketi yapar yani kutuplar ve ekvator farklı hızlarda döner.

Ekvatoral bölgenin dönme hızı kutupların dönme hızından fazladır. Yaklaşık 400 km kalınlığında olan ve Işıkküre (fotosfer) denilen güneşin gözle görülen parlak yüzeyi teleskopla incelendiğinde granüler (bulgurcuk) yapıya sahip olduğu görülür. Her biri sıcak bir gaz kütlesinin tepesi olan bu granüllerin sayısı yaklaşık 4 milyon kadardır ve tüm güneşin yüzeyini kapsar. Ortalama ömürleri 7-10 dk arasında olan bu granüllerin boyutu 300–1450 km arasındadır ve bu gazlar saatte 0.5 km hızla yükselirler, enerjilerini kaybedince soğuyarak yüzeye doğru düşerler ve granüller arası karanlık çizgileri oluştururlar.

Güneşin kenarı, merkezinden daha karanlık görünür. Bunun nedeni, güneşin merkezine bakıldığında ışıkkürenin derin ve sıcak katmanlarını, kenar kısmına bakıldığında ise daha yüksek ve daha az sıcak katmanlarını görüyor olmamızdır. Işıkkürenin üzerinde, yaklaşık 5.000 km kalınlığında ve renkküre (kromosfer) adını alan bir iç atmosfer vardır. Yapılan araştırmalar renkkürenin kenarlardaki katmanlarının bir çayır yangını görünümünde olduğunu, birbiri üzerine binişen pek çok fışkırtı bulunduğunu belirledi ve bunlara iğnecik (spikül) adı verildi. Bu iğnecikler bulundukları yüzeyden 8.000 km kadar yüksekliğe çıkabilmektedir.

Renkkürenin de üzerinde son derece yüksek sıcaklıklı Güneş tacı (korona) bulunur. Güneş tacı, birkaç güneş yarıçapı uzaklıkta, yaklaşık 2 milyon K’lik bir kinetik sıcaklığa sahiptir. Güneş tacının bu kadar sıcak oluşu, ışıkkürede ve renkkürede bulunan bulgurcuk (granül) ve iğneciklerdeki (spikül) kütle hareketleri olduğu sanılmaktadır. Güneş tacının bu yüksek sıcaklık nedeniyle, dışarıya doğru yayılan ve dünyanın ötesine kadar uzanan elektrik yüklü bir tanecik akımı (nötrino) oluşturur. Bu akım, Güneş rüzgarı olarak adlandırılır.

Güneş lekeleri ışıkküredeki önemli, değişken, kalıcı olmayan, güneş yüzeyine oranla fazla yer kaplamayan ve çok şiddetli manyetik alana sahiptir oluşumlardır. Bu alan 500 gauss’dan başlayıp 4.000 gauss’a kadar çıkabilir, bir karşılaştırma yapmak gerekirse dünyanın manyetik alan şiddeti 1 gauss’dan küçüktür ayrıca güneşin manyetik alan şiddetinin de birkaç gauss olduğu düşünülmektedir Güneşin merkezinde açığa çıkan enerji radyatif iken yüzeye doğru gittikçe maddesel taşınma (konveksiyon) meydana gelir. İşte bu maddesel taşıma ile güneşin diferansiyel dönmesi etkileştiğinde kara leke meydana gelmektedir. Ortaya çıkan leke grubu hızla büyüyerek birbirinden ayrılır ve güneşin dönme yönünde en öndeki leke genellikle en büyük lekedir ve baş leke adını alır. Lekeler max. büyüklüklerine ulaştıktan sonra genellikle birkaç hafta içinde kaybolurlar, yalnız kalan baş leke de giderek küçülerek o da birkaç hafta içinde kaybolur. Ortalama büyüklükteki bir lekenin gölge çapı 30.000 – 50.000 km arasındadır, nadiren de 140.000 km’ ye kadar çıkabilir. Güneş yüzeyinde gözlenen leke sayısı sürekli olarak değişir. Leke etkinliğinin max olduğu iki çevrim arasındaki süre 11 yıldır, buna ilaveten 80 yıllık bir çevrim daha olduğu bilinir.

Genelde renkküre beneklerinde zaman zaman ortaya çıkan ani parlamalar püskürme denir. Küçük püskürmeler birkaç dakika, büyükleri ise birkaç saat sürer. Fışkırmalar, görünüşü çok güzel olan güneş olaylarından biridir. Bunlar güneş yüzeyinde 200.000 km uzunlukta, 40.000 km yükseklikte ve 6.000 km kalınlıkta olabilen şerit biçimli gaz akımlarıdır.

15 milyon K iç sıcaklığa sahip olan güneş, yaydığı enerji (3.86 x 1033 erg/sn) göz önüne alındığında saniyede 4.7 milyon ton kütle kaybetmektedir. Başka bir deyişle güneş yılda kütlesinin 100 milyarda birini kaybetmektedir. Güneşin kütlesinde ve yaydığı enerjide sezilebilir bir değişme ancak 6 milyar yılda ortaya çıkabilir. Dünyanın 4.5 milyar yaşında olduğu düşünülürse, bu da demektir ki güneş, yeryüzü var olduğundan beri hiç değişmemiştir. %60’ı hidrojenden oluşan güneşin bu kadar güçlü enerji açığa çıkarması ancak çekirdek tepkimeleri sonucunda oluşabilir. Bu tepkimeler içerisinde en önemlisi proton-proton tepkimesi olarak adlandırılan çekirdek kaynaşması (füzyon) zinciridir. Açığa çıkan enerjinin küçük bir bölümü de tepkimelerde oluşan nötrinolar tarafından taşınmaktadır.

Güneşin bundan sonraki evriminin öteki yıldızların evrimine benzeyeceği söylenebilir. Bütün hidrojen tükendiğinde helyum ile daha ağır atomlar arasında oluşacak tepkimeler başlayacak, böylece güneş, boyutları büyüyüp parlaklığı artarak, bir kırmızı dev yıldıza dönüşecektir. Sonunda bütün nükleer enerji kaynakları tükenince, dış katmanlarını boşluğa fırlatacak ve gezegenimsi bulutsu oluşturacaktır. (Gezegenimsi bulutsular ise daha sonra yeni yıldızların oluşması için ortam hazırlayacaklardır) Gezegenimsi bulutsu oluşturduktan sonra beyaz cüceye dönecek olan güneş, şu anki çapının 1/100’üne kadar küçülecek. Güneşin toplam ömrünün 10 milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir.

Günün Gökbilim Görüntüsü (Dizin)




Çeviri ve Düzenleme

Hazırlayanlar: Robert Nemiroff (MTU) ve Jerry Bonnell (USRA)
NASA Site Açıklamaları, Uyarılar ve Feragatname
NASA Yetkilisi: Jay Norris. Özel haklar uygulanır.
NASA / Goddard Uzay Uçuşları Merkezi (GSFC)
Evrenin Keşfi Bölümü (EUD) ve
Michigan Teknoloji Üniversitesi'nin
Tüm sitelerim:http://technorati.com/faves/seherlerim
Mehmet Tunabaş

EVRENİ YOKTAN KİM VAR ETTİ?

yazan mehmettunabas (23/02/2008 - 02:53)

 
"O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır..." (Şura Suresi, 11)
 

Big Bang'in bu zaferi ile birlikte, materyalist dogmanın temeli olan "sonsuz evren" kavramı da tarihe karışmış oluyordu. Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve "yok" olan evreni büyük bir  patlama ile "var" hale getiren güç neydi?

Elbette ki bu soru, Arthur Eddington gibi diğer materyalistlerin de hoşuna gitmeyen gerçeği, yani Yaratıcı'nın varlığını göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda şunları söyler:

İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Ben hala ateizme inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim.(1)
Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilimadamı ise, bugün evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı'nın, yani   Allah'ın varlığını kabul etmiş durumdadır. Örneğin ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross evrenin Yaratıcı'sının tüm boyutların üzerinde olduğunu şöyle açıklar:

Zaman, olayların meydana geldiği boyuttur. Eğer madde, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir. Aynı zamanda Yaratıcı'nın bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlar. (2)

Bu noktaya kadar incelediğimiz gibi, Big Bang'in evrenin yoktan var edilişi anlamına geldiği, yani yaratılışı ispatladığı açıktır. Bu nedenle de materyalist felsefeyi benimsemiş olan astronom ve fizikçiler, bu gerçeğe karşı koyabilmek için bazı alternatif açıklamalar getirmeye çalışmışlardır. Bunlardan biri olan "sabit durum" teorisine önceki sayfalarda değinmiş ve bu teorinin aslında "evrenin yaratılması fikrinden felsefi olarak rahatsızlık duyan" birtakım bilim adamlarının umutsuz bir çabası olduğunu belirtmiştik.

Materyalistlerin getirmeye çalıştıkları diğer iki alternatif ise, Big Bang'i kabul eden, ama Big Bang'i yaratılış dışında yorumlamaya çalışan modellerdir. Bunların birincisi "açılır-kapanır evren modeli", ikincisi ise "kuantum evren modeli"dir. Şimdi sırasıyla bu teorileri ve neden geçersiz olduklarını inceleyelim.

Açılır-kapanır evren modeli, Big Bang'i evrenin başlangıcı olarak kabul etmeyi bir türlü hazmedemeyen astronomlar tarafından ortaya atılmıştır. Bu modelde, evrenin Big Bang'den sonra tekrar kendi içine çökerek tek bir noktaya toplanacağı, sonra yeniden patlayıp açılacağı, tekrar kapanacağı ve bu döngünün sonsuza kadar devam edeceği öne sürülür. Yine bu modele göre Big Bang'den önce de sonsuz kez evren patlayıp büzülmüştür. Yani iddiaya göre evren ve madde sonsuzdan beri vardır, ama belirli zaman aralıklarında patlamalar ve sonra içine çökmeler yaşanmaktadır. Şu an içinde yaşadığımız evren ise bu kısır döngünün içinde yer alan sonsuz sayıdaki evrenden bir tanesidir.

Bu modeli ortaya atanların yaptıkları şey, sadece oturup "Big Bang'i nasıl sonsuz evren fikrine uyarlayabiliriz" şeklinde düşünmek ve bir senaryo yazmaktan başka bir şey değildir. Ama bu bilim dışı bir senaryodur, çünkü son 15-20 yılın araştırmaları, açılır-kapanır bir evren modelinin mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Çünkü, evren kendi içine çökecek olsa bile, bilinen hiçbir fizik kanununun böyle bir Büyük Çökme'yi geri çevirmesi ve evreni yeni bir Büyük Patlama ile yeniden oluşturması mümkün değildir. (3)

Bu modeli geçersizliğe uğratan en önemli faktör ise, eğer gerçekten evren sürekli kapanıp-açılıyor olsa bile, bu çevrimin sonsuza kadar süremeyecek oluşudur. Çünkü hesaplamalar, çevrimsel evrenlerin birbirlerine entropi aktaracaklarını göstermektedir. Yani enerji her evrende biraz daha yararsız hale gelecek ve her yeni "açılan" evren biraz daha yavaş açılıp biraz daha geniş bir çapa sahip olacaktır. Bu ise zamanda geri gidildiğinde giderek daha küçük evrenler olmasını gerektirecek ve yine bir "ilk evren"de kilitlenecektir. Yani eğer sürekli kapanıp-açılan evrenler olsa bile, bunların ilk başta yine yokluktan var olmaları gerekecektir.

Kısacası "açılır-kapanır" sonsuz evren modeli, gerçekleşmesi fiziksel olarak imkansız bir fanteziden başka bir şey değildir.

Big Bang'i yaratılış dışında açıklayabilmek için öne sürülmüş olan ikinci model ise, başta belirttiğimiz gibi "kuantum evren modeli"dir. Bu teoriyi savunanlar, kuantum (atom altı) fiziğinde yapılan bir gözleme dayanarak bir senaryo üretmişlerdir. Kuantum fiziğinde, atom altı parçacıkların, boşluk (vakum) içinde aniden oluştukları ve yok oldukları gözlemlenmektedir. Bu gözlemi, "madde kuantum düzeyinde yoktan var olabilmektedir, bu maddenin kendine ait bir özelliktir" diye yorumlayan bazı fizikçiler, evrenin yaratılışı sırasında maddenin yoktan var olmasını da "maddenin kendine ait bir özellik" olarak tanımlamaya ve doğa kanunlarının bir parçası gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Bu kuantum modeli içinde, bizim yaşadığımız evren, çok daha dev bir evrenin bir atom altı parçacığı gibi yorumlanmaktadır.

Oysa kuantum fiziğine yapılan benzetme, kesinlikle ilgisizdir ve evrenin yaratılışını açıklamaktan uzaktır. Big Bang, Theism and Atheism (Büyük Patlama,  Tektanrıcılık ve Ateizm)  kitabının yazarı olan William Lane Craig, bu konuyu şöyle açıklar:

İçinde parçacıkların dalgalandığı (bir belirip bir yok olduğu) mekanik kuantum vakumu, aslında gerçek bir "vakum", yani "yokluk" kavramından çok uzaktır. Bir kuantum modelinde sürekli olarak oluşup yok olan parçacıklar, var oldukları kısa süre için etraflarında bulunan enerjiden çalarlar. Bu "yokluk" değildir ve dolayısıyla madde parçacıkları da yoktan var hale gelmemektedirler.(4)

Yani kuantum fiziğinde de aslında madde "yoktan var" hale gelmemektedir. Sadece ortamda var olan enerji, ani bir biçimde maddeye dönüşmekte, sonra bu madde dağılarak tekrar enerji şeklini almaktadır. Kısaca, "kendiliğinden yoktan var olma" gibi bir durum söz konusu değildir.

Ancak, bütün bilim dallarında olduğu gibi fizik alanında da, ateist bilim adamları çeşitli kritik noktaları ve detayları gözardı ederek, gerçekleri materyalist bakış açısına göre saptırmaktan çekinmemektedirler. Çünkü onlar için materyalizmin, dolayısıyla ateizmin ayakta tutulması bilimsel gerçeklerin ortaya çıkartılmasından ve açıklanmasından çok daha hayati bir önem taşır.

Üstte anlattığımız gerçeğin anlaşılması, kuantum evren modelinin çoğu bilimadamı tarafından reddedilmesine yol açmıştır; ünlü fizikçi C. J. Isham'ın ifadesiyle "teorinin önüne çıkan ölümcül zorluklar nedeniyle, kuantum evren modeli yaygın kabul görmemiştir". (5)

Öyle ki bu model, bugün onu ilk kez ortaya atan R. Brout ve Ph. Spindel gibi fizikçiler tarafından bile terk edilmiş durumdadır.

Stephen Hawking de, Big Bang’e yaratılış dışında bir açıklama getirmeye çabalayan diğer materyalist bilim adamları gibi, hayali birtakım kavramlara dayanmakta ve çelişkiler sergilemektedir.Big Bang öncesinde zaman olmadığı gerçeği karşısında ise, "hayali zaman" gibi birtakım kavramlar türetmiştir. Hawking'e göre Big Bang'in 10-43 saniyesine kadar sadece "hayali zaman" vardır ve gerçek zaman bu andan sonra ortaya çıkmıştır. Hawking'in umudu, bu "hayali zaman" kavramı ile Big Bang'den önce sadece "zamansızlık" olduğu gerçeğini reddedebilmektir. Kuantum modelinin son yıllarda ün kazanmış bir versiyonu ise, dünyaca ünlü fizikçi Stephen Hawking'den gelmektedir. Hawking, Zamanın Kısa Tarihi  adlı kitabıyla ilgi toplayan modelinde, Big Bang'in "yokluktan var olma" anlamına gelmediğini iddia etmektedir.
Oysa "hayali zaman", "bir odadaki hayali insanların sayısı" ya da "bir yoldaki hayali arabaların toplamı" gibi gerçekte sıfıra, yokluğa karşılık gelen bir kavramdır. Hawking bununla sadece bir kelime oyunu yapmaktadır. Hayali zamanla kurduğu matematiksel denklemlerin doğru olduğunu öne sürmektedir, ama bunun hiçbir manası yoktur. Gerçekte var olmayan şeylerin matematikte doğru gibi gösterilebilmesinin mümkün olduğunu, ünlü matematikçi Sir Herbet Dingle şöyle açıklar:

Matematiğin lisanı içinde, biz doğrular kadar yalanlar da söyleyebiliriz. Ve matematiğin sınırları içinde, bunların birini diğerinden ayırma şansı yoktur. Bu ayrımı ancak deneyle ya da matematik dışında kalan bir akıl yürütme ile yapabiliriz; matematiksel çözüm ile onun fiziksel karşılığı arasındaki muhtemel ilişkiyi inceleyerek (6)

Kısaca, matematikte soyut, teorik olarak varılan bir sonuç, bunun gerçek bir karşılığının olmasını gerektirmez. İşte Hawking matematiğin bu soyut özelliğini kullanmakta ve hiçbir gerçekliğe karşılık gelmeyen varsayımlar üretmektedir. Peki acaba bu çabasının nedeni ne olabilir? Cevabı kendi sözlerinde bulmak mümkündür. Hawking, Big Bang'e alternatif olarak öne sürülen evren modellerinin çoğunlukla Big Bang'in "İlahi yaratılışı çağrıştırması nedeniyle" ortaya atıldığını kabul etmektedir.(7)

Tüm bunlar göstermektedir ki, Big Bang'e alternatif olarak öne sürülen; sabit durum teorisi, açılır-kapanır evren modeli, kuantum evren modelleri ve Hawking modeli gibi arayışlar, gerçekte sadece materyalistlerin felsefi ön yargılarından kaynaklanmaktadır. Bilimsel bulgular açıkça Big Bang'in doğru olduğunu ve "yokluktan var olma" anlamına geldiğini göstermektedir. Ve evrenin yoktan var edilmiş olması, Allah tarafından yaratılmış olduğunun kesin göstergesidir, ancak materyalistler bunu kabul edemezler.

Big Bang'e yönelik bu materyalist tepkinin bir örneği, materyalist bilim dergilerinin en ünlülerinden biri olan Nature'ın editörü John Maddox'un 1989 yılında yazdığı bir makalede ifade edilmiştir. Maddox, "Kahrolsun Big Bang" (Down with the Big Bang) başlığıyla yazdığı makalede "Big Bang'in felsefi olarak kabul edilemez olduğunu" çünkü "Big Bang ile birlikte teologların yaratılış fikrine güçlü bir destek bulduklarını" belirtmiş ve "Big Bang önümüzdeki on yılı çıkaramayacak" kehanetinde bulunmuştur.(8)

Oysa Maddox'un bu ümit dolu beklentisine rağmen, Big Bang o günden bu yana geçen 10 yıl içinde çok daha güçlenmiş, evrenin yaratılışını ispatlayan daha pek çok bulgu elde edilmiştir.

Bazı materyalistler ise bu konuda biraz daha "sağduyulu" davranmaktadırlar. Örneğin İngiliz materyalist fizikçi H. P. Lipson, yaratılışın bilimsel bir gerçek olduğunu "istemeden de olsa" şöyle kabul eder:

Bence, bu noktadan daha da ileri gitmek ve tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu onaylamak zorundayız. Bunun ben dahil çoğu fizikçi için son derece itici olduğunun farkındayım, ama eğer deneysel kanıtlar bir teoriyi destekliyorsa, bu teoriyi sırf hoşumuza gitmediği için reddetmemeliyiz(9)
Sonuçta modern bilimin ulaştığı gerçek şudur: Madde ve zaman, her ikisinden de bağımsız olan, sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı tarafından var edilmiştir. İçinde yaşadığımız evreni var eden, sonsuz güç, bilgi ve akıl sahibi olan Allah'tır.
Dipnotlar1 Henry Margenau, Roy Abraham Vargesse. Cosmos, Bios, Theos. La Salle IL: Open Court Publishing, 1992, s. 241
2 Hugh Ross, The Creator and the Cosmos: How Greatest Scientific Discoveries of The Century Reveal God, Colorado: NavPress,  revised edition, 1995, s. 76
3 William Lane Craig, Cosmos and Creator, Origins & Design, Spring 1996, vol. 17, s. 19
4 William Lane Craig, Cosmos and Creator, Origins & Design, Spring 1996, vol. 17, s. 19
5William Lane Craig, Cosmos and Creator, Origins & Design, Spring 1996, vol. 17, s. 19
6 Christopher Isham, "Space, Time and Quantum Cosmology", paper presented at the conference "God,  Time and Modern Physics", March 1990, Origins & Design, Spring 1996, vol. 17, s. 27
7. Herbert Dingle, Science at the Crossroads, London: Martin Brian & O'Keefe, 1972, s. 31-32
8. John Maddox, "Down with the Big Bang", Nature, vol. 340, 1989, s. 378)
9. H. P. Lipson, "A Physicist Looks at Evolution", Physics Bulletin, vol. 138, 1980, s. 138)
Mehmet Tunabaş

KUR'AN-NIN İŞARETLERİ

yazan mehmettunabas (23/02/2008 - 02:49)

"O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır..." (Şura Suresi, 11)

Big Bang modeli, insanlığın evreni tanımasına yardımcı olurken, çok önemli bir işlev daha gerçekleştirmiştir. Önceki sayfalarda sözlerini aktardığımız ateist felsefeci Anthony Flew'un ifadesiyle, Big Bang ile birlikte "bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir."

Dini kaynaklar tarafından savunulan bu gerçek, evrenin yoktan yaratıldığı gerçeğidir. Bu, bilimin keşfinden binlerce yıl önce, Allah'ın insanlara yol gösterici olarak indirdiği mukaddes kitaplarda bildirilmiştir. Tevrat, İncil ve Kuran gibi İlahi kitapların her birinde, evrenin ve tüm maddenin Allah tarafından yoktan yaratıldığı haber verilmiştir.

Bu İlahi kaynakların içinde tahrifata uğramamış yegane kitap olan Kuran'da ise, hem evrenin yoktan yaratılışı, hem de bu yaratılışın biçimi konusunda bilgiler verilmektedir. 14 asır önce vahyedilmiş olan bu bilgiler 20. yüzyıl biliminin bulgularına tamaman paraleldir.

Öncelikle evrenin "yok" iken "var" hale geldiği, Kuran'da şöyle haber verilir:

O (Allah) gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır.
(Enam Suresi, 101)

Zamanımızdan tam 14 asır önce insanların evrenle ilgili bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu zamanlarda yine Kuran'da bildirilen bir başka gerçek de, aynı Big Bang teorisinin ortaya koyduğu gibi, tüm evrenin, çok küçük bir hacimde bir arada iken ayrılıp genişlemesiyle ortaya çıkmış olduğudur:

O inkar edenler görmüyorlar mı ki (başlangıçta) göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30)

Üstteki ayetin Arapça orjinalinde çok önemli bir kelime seçimi vardır. Ayetin "birbiriyle bitişik" olarak tercüme edilen kelimesi ratk, Arapça sözlüklerde "birbiriyle içiçe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış" anlamlarına gelir. Yani tam bir bütün oluşturan iki madde için kullanılır. Ayetteki "ayırdık" ifadesi ise Arapça fatk fiilidir ki, bu fiil ratk  halindeki bir nesnenin yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması bu fiille ifade edilir.

Bu bilgiyle ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin ratk durumunda olduğu bir durumdan bahsedilmektedir. Ardından bu ikisi fatk fiili ile ayrılmışlardır. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkmıştır. Gerçekten de Big Bang'in ilk anını hatırladığımızda, kozmik yumurta denilen noktanın evrenin tüm maddesini içerdiğini görürüz. Yani her şey, bir başka deyişle tüm "gökler ve yer" bu noktanın içinde, ratk halindedirler. Ardından bu kozmik yumurta şiddetle patlamış, bu yolla maddeler fatk olmuş, yani dışarı çıkarak tüm evreni oluşturmuşlardır.

Kuran'da bildirilen bir başka gerçek ise, bilim tarafından ancak 1920'lerin sonunda fark edilen evrenin genişlemesi gerçeğidir. Hubble'ın, yıldızların ışık tayflarının kızıla kaymasını fark etmesiyle ilk kez ortaya çıkan bu gerçek, Kuran'da şöyle bildirilir:

Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz, (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)
Kısacası modern bilimin bulguları bir yandan materyalist dogmayı geçersiz kılarken, öte yandan da Kuran ayetleri ile haber verilen gerçekleri bir kez daha ortaya koymaktadır. Çünkü evren materyalistlerin sandığının aksine, maddenin içindeki birtakım tesadüfler ile değil, Allah'ın yaratmasıyla var olmuştur ve Allah'tan gelen bilgi, kuşkusuz evrenin kökeni hakkındaki en doğru bilgidir.

GEZEGENLER

yazan mehmettunabas (23/02/2008 - 02:45)

 
 
 

Çevresine ısı ve ışık yaymayan sadece çevresindeki yıldızlardan aldıkları,ısı ve ışığı yansıtan gök cisimlerine denir.

Güneş Sistemimi’zin bir parçası olan bu dokuz gezegen, hem kendi etraflarında, hem de Güneş’in etrafında sıralanmış bir şekilde sürekli dönerler. Güneş’e en yakın olandan en uzağa doğru gezegenler; Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Plüton’dur. Dünyamız, Güneş’e yakınlık sıralamasında üçüncüdür.

Gezegenler değişik şekillerde sınıflandırılırlar:

Terrestrial (Dünya benzeri, kayalık) gezegenler: Merkür, Venüs, Dünya ve Mars (Bu sınıftaki gezegenler büyük oranda kaya ve metallerden oluşmuşlardır, nispeten yüksek yoğunluktadırlar. Halkaları yoktur. Hiç ya da az sayıda uyduya sahiptirler.

Jovian (Jupiter benzeri, gazlardan oluşmuş) gezegenler: Jupiter,Satürn, Uranüs, Neptün (Bu sınıftaki gezegenler büyük oranda hidrojen ve helyumdan oluşmuşlardır. yoğunlukları düşüktür, derin atmosferlere, halkalara ve çok sayıda uyduya sahiptirler)

Güneşe olan uzaklıklarına göre:
İç Gezegenler: Merkür, Venüs, Dünya ve Mars
Dış gezegenler: Jupiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Pluto
Mars ve Jupiter arasındaki Asteroid kuşağı iki sınıf arasındaki sınırı oluşturur..

Mehmet Tunabaş

ASTRONOMİ SÖZLÜĞÜ

yazan mehmettunabas (23/02/2008 - 02:41)

 
 

Astronomi : Gökcisimlerinin özelliklerini ve birbirleriyle ilişkilerini inceleyen bilim dalı.

Airy Disk Parlaklık Faktörü : Yıldızlar dünyadan çok uzakta oldukları için teleskopla bakıldığında disk şeklinde değil, nokta şeklinde görünürler. Ancak yıldızın görüntüsünü çok fazla büyütürsek teleskoptan kaynaklanan disk şeklinde bir görüntü belirir. Yani yıldız teleskobun görüş alanının merkezinde olduğunda, yıldızın bu büyütülmüş görüntüsünde iki şey göze çarpmaktadır : Birincisi Airy Disk adıyla bilinen parlak bir merkezi alan, ikincisi ise Kırınım halkaları adıyla bilinen bir halka veya sönük halkalar serisidir.

Açık küme : Sarmal gökadaların disklerinde yer alan, yüzlerce genç ve büyük kütleli yıldızladan oluşan gevşek yıldız topluluğu.

Açıklık : Bütün teleskopların asıl fonksiyonu ışık toplamaktır. Teleskobun açıklığı demek, merceğin yada aynanın çapı demektir. Açıklık genellikle ” (inç) ile tanımlanır. 1″ = 2.54cm dir. Açıklık ne kadar büyükse teleskop o kadar fazla ışık toplar. Daha çok ışık toplanması ise daha parlak ve daha iyi bir görüntü oluşmasını sağlar.

Andromeda : Zincirli prenses takımyıldızının latince adı. Aynı isim takımyıldız içindeki gökadamıza en yakın gökadayada ismini vermiştir.

Astroid: Güneş sistemi’nde, çoğunlukla Mars ve Jüpiter arasındaki astroid kuşağında bulunan, ama bazıları (örneğin Apollo astroidleri) Dünya’nın yörüngesiyle kesişen yörüngelerde ilerleyen, çapları üçyüz kilometre kadar olabilen kaya parçaları.

Aurora : Kuzey ışıkları olarakta bilinir. Dünya’nın manyetik alan çizgilerinin açık olduğu kutup bölgelerinden içeri giren Güneş kaynaklı yüklü parçacıkların, atmosferimizdeki gazları ışıtması sonucu oluşan renkli görüntüler.

Beyaz cüce : Yüzey sıcaklığı yaklaşık 100.000 C olan, birkaç bin kilometre çapındaki küçük yıldız. Güneş benzeri yıldızların evriminin son basamağıdır.

Bulutsu (nebula) : Gökyüzünde bulanık bir ışık lekesi olarak gözlenen, gökadamızdaki bir gaz bulutu ya da başka bir gökada olabilecek gökcismi.

Cüce yıldız : yarıçapı Güneş’inkinden küçük olan yıldız. Sıcaklığı rengini belirler (soğuk yıldızlar kırmızı, sıcak yıldızlar mavidir)

Çıkış Açıklığı : Açıklık (mm) / Göz merceğinin gücü olarak tanımlanabilir. Gözmerceğinden çıkan dairesel olan ışık demeti için kullanılmaktadır.

Çift yıldız sistemi : Birbiri çevresinde dönen iki yıldızdan oluşan sistem.

Çözümleme : Bir teleskobun daha fazla ayrıntıyı gösterebilme yeteneğine denir. Çözümleme ne kadar yüksekse, teleskop o kadar ince ayrıntı verir.

Çözümleme Gücü : Birbirine çok yakın olan çift yıldızları ayrı ayrı görebilmemizi gerçekleştiren teleskop yeteneğine denir.

Dev yıldız : Yarıçapı Güneş’inkinden çok daha büyük olan yıldız.

Galaksi kümeleri : Yüzlerce ya da binlerce gökadanın bir arada olduğu topluluklar.

Galaksi (Gökada) : Kütlesi Güneş’in kütlesinin yüz milyon katından bir milyar katına kadar olabilen dev yıldız sistemleri, örneğin Samanyolu. Gökadalar şekillerine göre elips biçimli gökadalar, sarmal ve düzensiz gökadalar olmak üç grupta toplanırlar.

Gezegen : Güneş etrafındaki yörüngeleri sabit elipsler olan ve belli büyüklüklerdeki gökcisimleri. Gökküre üzerinde sabit nokta şeklinde görülen yıldızlardan farklı olarak hareketli oldukları için bu adı almışlardır.

Gezegenimsi bulutsu : Kırmızı bir dev yıldızın dış katmanlarını uzaya püskürtmesi sonucu oluşan, merkezdeki sıcak ve sıkı yıldız tarafından aydınlatılan gaz kabuk.

Görüş Alanı : Teleskop ile görülebilecek gökyüzü parçasına gerçek görüş alanı denir. Bu açısal alan yay derecesi cinsinden ölçülür. Formülü : Teleskobun gücü / Gözmerceğinin görüş alanı (derece) dir.

Güç (Büyütme) : Teleskobun gücü, teleskobun kendisi ve kullanılan göz merceği (oküler) arasındaki ilişki olarak tanımlanabilir. Teleskop alınırken açıklık ve teleskobun gücüne çok dikkat edilmelidir. Büyütme = Teleskobun odak uzaklığı / gözmerceğinin odak uzaklığı formülü ile hesaplanır. Normal şartlar altında en yüksek büyütme teleskobun açıklığının 60 katına eşittir. Mesela 3.5″ lik bir teleskobun max. büyütmesi 210X dir. Genelde amatör astronomlar gözlemlerinin çoğunu açıklığın 20-25 katı bir büyütme ile yaparlar.

Işık Toplama Gücü : İnsan gözü ile teleskobun kuramsal olarak ışık toplama yeteneğinin karşılaştırılmasıdır.

Kara delik : Çökerek, ışığın bile kurtulamayacağı kadar yoğunlaşmış maddenin bulunduğu bölge.

Karanlık madde : Varlığı, yaydığı ışınım yoluyla değil de dinamik yöntemlerle saptanabilen madde.

Kontrast : Elde edilen görüntünün daha net ve daha parlak olmasıdır. Kontrastın iyi olabilmesi için hava ve görüş koşullarının iyi olması gereklidir.

Kozmik ışınlar : Güneş’te, nötron yıldızlarında, süpernova patlamaları sırasında ya da kara deliklerde üretilen ve Dünya’ya ışık hızına yakın hızlarla ulaşan elektrik yüklü atom parçacıkları.

Kozmoloji : Evreni bir bütün olarak inceleyen bilim dalı.

Kuazar ( Quasar, yıldızımsı cisim ) : Gökada çekirdeklerindeki, optik ve morötesi ışınım yayan sıkı ışınım kaynakları. Optik fotoğraflarda yıldız gibi görünürler. Yıldızımsı cisim güçlü bir radyo kaynağı ise kuazar olarak adlandırılır.

Kuyrukluyıldız : Güneş etrafında çoğunlukla parabolik yörüngelerde dolanan ve ufak partiküller ihtiva eden buz yapı. Güneşe yaklaştıkça eriyen gökcisminden arta kalan maddenin kuyruk oluşturması ve Güneş ışığını yansıtması nedeniyle bu adı almıştır.

Küresel kümeler : Gökadaların halelerinde bulunan, bir milyon ya da daha fazla sayıda yıldız barındıran, yoğun yıldız toplulukları.

Messier M1-M103 : 18. yüzyılda yaşamış Fransız gökbilici Charles Messier tarafından derlenen bulutumsu gökcisimleri katalogu.

Nebula (bulutsu) : bkz. bulutsu

Nötron yıldızı : Madde’nin, nötronları birbirine değecek kadar sıkışık olduğu, yalnızca 10-20 kilometre çapındaki küçük, ölü yıldız.

Odak Oranı (Fotoğrafik Hız) : Odak Oranı = Odak Uzaklığı (mm) / Açıklık (mm) ile hesaplanır. Odak oranı size teleskobunuzla fotoğraf çekebilme hızını verir.

Odak Uzaklığı : Odak uzaklığı = Açıklık (mm) * Odak Oranı olarak tanımlanabilir. Ya da mercekten veya birinci aynadan itibaren teleskobun odak noktasına kadar olan uzaklığıdır. Odak uzaklığı uzun olan teleskopların gücü daha fazla olup, elde edilen görüntüde daha büyüktür.

Oküler (göz merceği) : Teleskopta oluşturulan görüntüler, farklı oranlarda gözmercekleri tarafından büyütülürler.

Optik Dizayn Sapınçları : Görüntünün oluşumu sırasında ortaya çıkan hatalara denir. Renk sapıncı, Küresel sapınç, Koma, Astigmat, Alan eğriliği ve Alan bozulması bazı teleskop sapınçlarıdır.

Parlaklık Sınırı : Parlaklık birimi kadir (m) dir. 7.5 + 5 * logA (cm biriminde teleskobun açıklığının logaritması) formülü ile görsel parlaklık sınırı hesaplanır.

Pulsar : Hızla dönen, güçlü manyetik alana sahip nötron yıldızı yapısında olan ve atmalar halinde radyo dalgaları yayan kaynak.

Radyoteleskop : Gökcisimlerini araştırmak için kullanılan uzun dalgaboyuna duyarlı alet.

Salma çizgisi : Bir kaynağın tayfındaki, belirli bir elementin atomlarının belirli bir dalga boyundaki ışık salmasından kaynaklanan parlak çizgi.

Samanyolu : Süt yolu olarakta bilinir. İçinde bulunduğumuz gökada. Gözlemsel astronomide gökyüzünde şerit halinde görülen bulutsu yapı. (aslında görülen gökadamızın bir koludur)

Soğurma çizgisi : Aynı tayftaki karanlık çizgi.

Süperdev: Işıma gücü çok yüksek olan dev yıldız.

Süpernova : Yıldız evriminin bir basamağında; yıldızın içerdiği maddeyi uzaya fırlatmasıyla sonuçlanan büyük patlamalar.

Quasar : bkz. Kuasar

Takımyıldız : Bakış doğrultumuza göre bir toplulukmuş gibi görünen, gökyüzünde belirgin şekiller oluşturan yıldızlar topluluğu.

Tayf : Bir kaynaktan gelen ışığın, örneğin bir prizma yardımyla çeşitli dalga boylarına ayrılması. Yağmur damlaları prizma etkisi yaparak güneşin tayfını gökkuşağı şeklinde gösterirler.

Tutulum : Dünya çevresinde dönerken, Güneş’in bir yıl içinde gökyüzünde izler gibi göründüğü büyük çember. Tutulum düzlemi, Dünya’nın yörünge düzlemidir.

Uydu : Bir gökcisminin çekim alanı nedeniyle belli bir yörüngeye oturmuş cisim. Yapay uydular Dünya etrafında dolanır. Ayda Dünya’nın uydusudur.

Yakın Odak : Görsel veya fotoğrafik çalışılabilecek en yakın yer cisminin odaklanabileceği en yakın uzaklıktır.

Yıldız : Çekirdeklerindeki nükleer tepkimeler sonunda enerji yayan büyük kütleli gökcisimleri.

Zodyak ışığı : Güneş ışığının Güneş sistemine dağılmış toz parçacıkları tarafından saçılması sonucunda burçlar kuşağını boyunca ortaya çıkan ışık kuşağı.Mehmet Tunabaş

 

GOOGLE SKY

ASTRONOMİ TARİHİ

yazan mehmettunabas (23/02/2008 - 02:36)

Eski çağların en büyük astronomları, İÖ 7. yüzyıldan sonra Babil ve Mısır astronomisinin bütün mirasına konan Eski Yunanlılar arasından yetişti. Bu bilginler ” durağan ” yıldızların (birbirlerine göre konumları değişmeyen yıldızların) doğuş ve batışlarını saptadıkları gibi, gökyüzünde ” gezen ” , yani durağan yıldızlara göre sürekli yer değiştiren beş tane de parlak gökcismi gözlemlediler. Eskiden Yunanca’dan türetilmiş planet sözcüğüyle anılan bu gezegenler aslında kendi ışığı olmayan, ama Güneş ışınlarını yansıttıkları için parlak görünen gökcisimleridir. Dünya’mız da Yunanlılar Güneş Sistemi’ndeki dokuz gezegenden yalnızca beşini biliyorlardı: Merkür, Venüs, Mars (Merih) , Jüpiter ve Satürn.
Eski Yunan’ın ilk büyük astronomi bilginlerinden Miletli Thales (İÖ yaklaşık 624-546) Ay ve Güneş tutulmalarının zamanını önceden saptamayı başarmış, ama tutulmaların nasıl gerçekleştiğini açıklayamamıştı. Bu bilgin Dünya’nın bir tepsi gibi düz olduğuna ve su üstünde yüzdüğüne inanıyordu. İÖ 6. yüzyılda yaşamış olan Sisamlı Pisagor, o çağdaki meslektaşlarının çoğu gibi hem astronom hem de ünlü bir matematikçiydi. Pisagor’a göre Dünya yuvarlak, daha doğrusu küre biçimindeydi ve evrenin merkezinde hareketsizdi; Güneş, yıldızlar ve gezegenler de onun çevresinde dolanıyordu. İÖ 3. yüzyılda gene Sisam (Samos) Adası’nda yetişmiş olan Aristarkhos, Güneş’in Dünya’nın çevresinde değil, tam tersine Dünya’nın Güneş’in çevresinde döndüğünü söyleyen ilk astronomlardan biri oldu. O zamanlar hiç kimsenin inanmadığı bu savıyla gerçeği yakalayan Aristarkhos, Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığını hesaplarken aynı başarıyı gösteremedi. Güneş’in Dünya’ya uzaklığını Ay ile Dünya arasındaki uzaklığın 20 katı olarak hesaplamıştı; oysa Güneş Dünya’mıza Ay’dan 400 kat daha uzaktadır.
Eski Yunan’ın en büyük astronomlarından biri İÖ 2. yüzyılda yaşamış olan Hipparkhos’tu. Trigonometri denen matematik dalını kuran bu bilgin, geliştirdiği trigonometri yöntemleriyle pek çok yıldızın konumunu belirledi. 850 kadar yıldızı kapsayan bir katalog hazırlayarak, bu yıldızları parlaklığına göre altı sınıfa ayırdı. Hipparkhos’un bu sınıflandırması bugünkü astronomların kullandıkları sistemin temelini oluşturur. Parlaklığı birinci dereceden ya da ” kadir ” ‘den olan yıldızlar uzun süre gökyüzünün en parlak yıldızları sayıldı. Ama çağımızda bu değerler yeniden gözden geçirildiğinde, parlaklığı sıfırın altındaki eksi kadirlerle ölçülen birçok yıldız olduğu anlaşıldı. Çıplak gözle belli belirsiz görülebilen en sönük yıldızlar ise altıncı kadirdendir.
Eski Yunanlı astronomların son büyük temsilcisi olan Klaudios Ptolemaios ya da Arapça’dan dilimize geçen adıyla Batlamyus, İS 2. yüzyılda Mısır’daki İskenderiye kentinde yaşadı. Pisagor gibi o da Dünya’nın evrenin merkezinde hareketsiz durduğuna ve yıldızların Dünya’nın çevresinde dairesel yörüngeler çizerek döndüğüne inanıyordu. Batlamyus’a göre, Güneş’in ve gezegenlerin Dünya’nın çevresinde dolanırken çizdikleri bu yörüngeler basit birer çember olamazdı; çünkü gezegenler arada bir yörüngeleri üzerinde geriye dönüyormuş gibi görünüyordu. Batlamyus bunu açıklamak için ” ilmek ” kavramını ortaya attı. Bu karmaşık sisteme göre her gezegen, Dünya’yı merkez alan büyük bir çemberin çevresinde daha küçük çemberler çizerek dolanıyordu. Aynı zamanda küçük çemberlerin merkezleri büyük çemberin üstünde batıdan doğuya doğru kayarak ilerlediği için ilmek denen eğriler çiziyordu.
Batlamyus bu evren modelini ” Matematik Derlemesi ” adlı kitabında açıkladı.İS 2. ve 14. yüzyıllar arasında bu bilim yalnızca Arap astronomların katkılarıyla gelişti. Batlamyus’un çalışmalarını kendi incelemeleriyle geliştiren Araplar, bu ünlü astronomun kitabını el-Mecisti adıyla Arapça’ya çevirdiler. Bu çeviri bütün dünyanın ilgisini çekti ve yapıt Almagest adıyla anılır oldu. Parlak yıldızların bugünkü adları da Araplardan kalmadır. Astronomideki Eski Yunan geleneğini ve bilgi birikimini 8. ve 15. yüzyıllar arasında İspanya’daki Mağribiler aracılığıyla Avrupa’ya taşıyan da gene Araplar oldu.
Çağdaş astronomi Polonyalı bilgin Mikolaj Kopernik (1473-1543) ile başladı. Dünya’nın hem Güneş’in çevresinde dolandığını, hem de 24 saatte bir kendi ekseni çevresinde döndüğünü saptayan Kopernik bu bulgularını ” Gökyüzü Kürelerinin Dönmesi Üzerine ” adlı ünlü kitabında açıkladı. Kopernik yalnız Dünya’nın değil bütün gezegenlerin Güneş’in çevresinde dolandığını belirtti. Dairesel yörüngeler üzerindeki bu dolanımı Batlamyus’un ilmek modelinden daha iyi açıklamış, ama tam doğruya varamamıştı. Kopernik’in görüşleri uzun süre benimsenmedi ve insanların yaşadığı Dünya’yı bütün evrenin merkezi olarak gösteren Batlamyus modeli 17. yüzyılda bile egemenliğini sürdürdü.
Danimarkalı bir soylu ve çok titiz bir gözlemci olan Tycho, gezegenlerin hareketlerini kendisinden önceki bütün astronomlardan daha doğru olarak gözlemledi. Kepler de bu gözlemlerden yola çıkarak Güneş Sistemi için yeni bir model geliştirdi. Kepler’in modeli gezegenlerin hareketine ilişkin üç yasaya dayanıyordu. Bilgin bunlardan ilk ikisini 1609′da, üçüncüsünü ise 1618′de açıkladı. Yörüngeler yasası denen 1. yasaya göre gezegenler Güneş’in çevresinde çember değil, hafifçe basık elips biçiminde yörüngeler çizerek dolanır; Güneş de bu elipsin odaklarından birinde yer alır. Alanlar yasası denen 2. yasaya göre bir gezegenin dönme hızı, yörünge üzerinde bulunduğu noktaya bağlı olarak değişir; gezegenlerin hareketi Güneş’e en yakın oldukları noktada (günberi noktası) en hızlı, en uzak oldukları noktada (günöte noktası) en yavaştır. Dolanım süreleri yasası (3. yasa) ise, iki gezegenin dolanım sürelerinin karelerinin birbirine oranı ile bu gezegenlerin Güneş’e olan ortalama uzaklıklarının küplerinin birbirine oranının eşit olduğunu belirtir. Bu yasaya göre, gezegenlerden birinin Güneş’e olan ortalama uzaklığı ve dolanım süresi ile ikinci bir gezegenin dolanım süresi bilinirse, bu gezegenin Güneş’e olan ortalama uzaklığı hesaplanabilir.1969′da Ay’a ayak basan iki ABD’li astronotla insanoğlu ilk kez Dünya dışındaki bir gökcismine ulaşıp araştırma ve gözlem yapmayı başarmıştı. 1970′lerde de sürdürülen bu Ay yolculuklarında önemli bilimsel deneyler yapıldı ve Dünya’ya Ay taşlarından örnekler getirildi. 1980′lerin sonlarında ise Merkür’den Neptün’e kadar uzanan gezegenler insansız araştırma uydularıyla incelendi. Güneş Sistemi konusunda elde edinilen bugünkü bilgilerin çok büyük bir bölümünü bu uzay araçlarına borçluyuz. Ama Güneş Sistemi’nin ötesindeki gökcisimlerini inceleyecek astronomların güvenebilecekleri tek aygıt, eskiden olduğu gibi gene teleskoptur.Mehmet Tunabas
FORUM:http://tunabas.iphorum.com/index.php..

UZAY VE GERÇEKLER

 

Kutuplardaki buzlarin erimeye basladigini heryerden duyuyoruz, ya bunu görebilseydik nasil olurdu? ISTE BURADA