Son 10 Yılda Uzay ve Astronomi alanında Yaşanan En Önemli 10 Olay
yazan mehmettunabas (30/12/2009 - 23:42)
Büyük heyecanla girdiğimiz yıl geçti 2000 yılının ardından ve 2010'a girmeye hazırlanıyoruz. Her senenin sonunda olduğu gibi bu yıl da çeşitli konularda birçok sene sonu değerlendirmesi ve yılın en önemli olayları seçildi. Bunlardan biri de tabii ki UzayveAstronomi sitesinde sevgili İmir'in hazırladığı "Son 10 Yılda Uzay ve Astronomi alanında Yaşanan En Önemli 10 Olay" derlemesi ve anketi. Siteyi ziyaret ederek sizin için en önemli olduğunu düşündüğünüz başlığı oylayabilirsiniz.
WMAP'in verileriyle oluşturulan kozmik mikrodalga fon ışınımı haritası - Evrenin 380 000 yaşındaki halini gösteren ve kameralarımızla görebileceğimiz en derin görüntü (Telif Hakkı: NASA)
Ankette Uzay ve astronomi ile ilgili birçok alandaki önemli gelişmelere yer verilmiş. Benim secimim Kendi alan İlgilendiğim olan kozmoloji konusunda büyük çığırlar açan WMAP uydusunun elde ettiği bilgilere ... Evrenin kökenini, yaşını, içeriği ve evrimini açıklama çabası insanlık tarihinde ilk defa mitlerden ve efsanelerden arındırılmış şekilde bilimin Objektif yöntemleriyle bu kadar detaylı yapılabiliyor olmasının elde Ettiğimiz en büyük kazanımlardan biri olduğunu düşünüyorum. 2003 yılında WMAP'in Çığır Açtığı, önümüzdeki yıl da Planck uydusunun göndereceği verilerle katkı sağlayacağı çalışmalar ile içinde yaşadığımız evreni çok daha iyi tanıma ve anlama fırsatı bulacağız. WMAP ve çalışmaların arka planındaki bilim hakkında bilgi almak için NASA - Universe 101 Sitesini ziyaret edebilirsiniz.
Greenpeace tarihi Galata Kulesi’nin üzerine ‘Kopenhag: İşimiz bitmedi!’ mesajını projeksiyonla yansıttı.
İstanbul, Türkiye — Kopenhag iklim zirvesinin haftasonu hayal kırıklığıyla bitmesinin ardından, Greenpeace tarihi Galata Kulesi’nin üzerine Türkçe, Arapca, İbranice ve İngilizce olmak üzere dört dilde ‘Kopenhag: İşimiz bitmedi!’ mesajını projeksiyonla yansıttı.
Greenpeace bu eylemiyle Kopenhag sürecini tıkayan büyük devletlerin yanı sıra, Ortadoğu liderlerini de çok geç kalmadan daha güçlü ve yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşmayla iklim değişikliğini engellemeye çağırdı.
Kopenhag anlaşması büyük ülke liderleri tarafından durumu kurtarmak için ileri bir adım olarak nitelendirildi. Halbuki kaçırılmış tarihi bir fırsat olmasının yanı sıra, Taraflar Konferansı tarafından yasal olarak kabul edilmediği için siyasi bir bildirgeden öte bir anlam taşımıyor. Gelişmiş ülkeler için ciddi salım azaltım hedeflerini içermiyor. Anlaşmanın baştan beri zayıf düşürülmesi için büyük çaba gösteren fosil yakıt sektörüne büyük ödünler veriyor.
Türk delegasyonu hiçbir salım azaltım hedefi koymadığı için zirveden zafer kazanmış gibi döndü. Artık Başbakan Erdoğan, kendi halkının geleceğine ne ölçüde önem verdiğini kanıtlamak için iklim politikalarını yakından izlemeye başlamalı. Türkiye perdenin ardında saklanan fil olmaktan bir çıkar sağlayamayacağını anlamalı.
Konferansın sonucunda kayda değer tek sonuç, gelişmekte olan ülkelere ormanlarını korumak, düşük karbon ekonomisine geçiş yapmak ve iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak için yıllık 100 milyar dolara çıkan finansal yardım üzerinde anlaşılmış olması. Bunun gerçekleşmesi için yeni İklim Fonu Mekanizmaları kurulacak.
Ancak konferans yasal bağlayıcılığı olan bir hedef üzerinde anlaşılmadığı için, tarihin en büyük kaçırılmış fırsatı olma özelliğini koruyor. Adil, güçlü ve yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşma için umutlar Meksika’ya kaldı.
Kyoto protokolü öldü; yaşasın Kopenhag protokolü!
Prof. Dr. Kadioğlu Mikdat Yeşil Görünüm'de
Istanbul, Türkiye — Küresel iklim değişimi problemine, insanın bilinçsiz davranış ve yaşam tarzı neden olduğu bir bilimsel gerçek. “Isınmaya gerçekten insan mı, yoksa buna atmosferimizdeki doğal salımınlardan biri mi neden oluyor” tartışmaları ise artık çok gerilerde kaldı. Biz yeni keşfetmiş olsak bile Kyoto Protokolü de bu “Baki kalan bu kubbede bir hoş seda” oldu artık!
Küresel ısınma konusundaki ilk canlı tartışmaya 1986’da Missouri-Columbia’da atmosfer bilimleri doktorası yaparken tanık olmuştum. İki bilim insanı, karşılıklı duran kürsülerde ve konferans salonunu doldurmuş yüzden fazla kişinin önünde durarak “küresel ısınma var mıdır, yok mudur” tartışıyorlardı. Ben de klimatoloji dersim için “Kim haklı? Neden?” adlı ödevim için oradaydım. Kimi haklı bulduğumu şimdi hatırlamıyorum bile, zaten sayısal hava tahmini ile uğraşan sayısalcı biri olarak “iklim” konusu bana fazla sözel ve lafı güzaf gibi gelmişti!
Isınmaya gerçekten insan mı, yoksa buna atmosferimizdeki doğal salımınlardan biri mi neden oluyor tartışmaları artık çok gerilerde kaldı.
Yıllar geçti, bütün dünya gibi ister istemez ben de bu konuya odaklanmak zorunda kaldım. Çünkü bu problem günümüzde, en az kalkınma, açlık ve sağlık kadar dünya toplumlarının üzerinde durması gereken sorunların başında geliyor. Bu nedenle, 21. Yüzyıl’da kalkınma çabaları ile çevreyi yitirme endişeleri “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramını ortaya çıkarttı.
Sürdürülebilir kalkınma bağlamında iklim değişikliğine neden olan sera gazları (GHG) emisyonlarının azaltılmasına yönelik, ilk olarak Haziran 1992 Rio Konferansı’nda (UNFCCC) özellikle gelişmiş ülkelerin ciddi önlemler alması konusu gündeme getirildi. Bu amaca yönelik olarak, daha sonra Kyoto’da bir araya gelen BM ülkeleri, daha somut adımların atılabilmesi için bir dizi karar aldı. Bu kararlardan en önemlisi, özellikle gelişmiş ülkelerin GHG emisyonlarını 2008-2012 yılları arasında 1990 seviyesinin ortalama %5 altına indirmesiydi. Kyoto Protokolü’nün uluslararası geçerlilik kazanması için önkoşul, global anlamda GHG emisyonunun % 55’ine tekabül eden ve en az 55 ülkenin bu yükümlülük altına girmesiydi. Rusya’nın katılımı ile 16 Şubat 2005’te Kyoto Protokolü yürürlüğe girdi.
Türkiye maalesef olayları hep geriden takip etti ve dünyanın gerisinde kaldı. 1992 Rio Konferansı’nda imzaya açılan 5 temel belgeden Gündem 21’i kabul eden ülkelerden biri de Türkiye oldu. Ancak 1992'de kabul edilen ve 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe giren BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (İDÇS), Türkiye 24 Mayıs 2004 tarihinde 189. taraf ülke olarak onay verebildi. BM İDÇ Sözleşmesi`ne, 1994 yılında yürürlüğe girişinin üzerinden 10 yıl geçtikten sonra katılan Türkiye, 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü`nü de 4. yılında kabul etti.
Türkiye’nin BM İDÇS’yi 10 yıl sonra imzalamasının bir nedeni vardı. 1980’lerde kendisini önce OECD ülkesi olarak lanse etti. Bunu rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’a bağlayanlar da var. Bizi zengin OECD ülkeleri ile büyük mali yükümlüklerin altına sokan bu fikir kimden ve nasıl çıktı bilinmiyor. Neyse aklımız başımıza geldikten sonra zengin ülkeler grubundan çıkmak için uzun süre uğraştık durduk. Sonunda 2001 yılında Marakeş'te düzenlenen 7. Taraflar Konferansı'nda alınan karar gereğince, Ek-I ülkelerinden farklı konumda sözleşmeye taraf olduk. Böylece, İDSC Sekretaryası’na düzenli olarak sera gazı salımı raporu vermeyi ve gaz salınımını azaltacak önlemler geliştirmeyi taahhüt ettik.
Türkiye 24 Mayıs 2004 tarihinden itibaren Kyoto Protokolüne taraf olabilirdi ama olmadı. Neden? İşte bu sorunun mantıklı ve kabul edilebilir bir cevabı yok. 2004 yılından 2009 yılına kadar bu konuda Türkiye için değişen hiçbir şey olmadı ama Türkiye bekledi durdu! Hatta sera gazı artırımında Dünya rekoru kırdı! Aslında Kyoto Protokolü’nün ülkemizde ekonomisinin gelişmesini tehdit edebileceği kaygısı doğru değildi. Diğer bir deyişle, gelişmekte olan ülkeler arasında protokolü ekonomisine tehdit gibi gören tek ülke Türkiye’ydi. Çünkü protokol Türkiye gibi ülkeler için esnek maddeler içeriyor. Türkiye protokolü imzalamaya yanaştığı takdirde bunlardan yararlanabilirdi.
Aslında Kyoto Protokolü, sera gazlarını artıran emisyonların salınımın kontrol altına alınarak zarar azaltılması ile birlikte enerji tarım, orman, katı atıklar, kıyıların kullanımı, vb. gibi konu ve sektörlerde uyum çalışmaları yapmamızı istemekteydi. Bütün bunlar, protokol, cezai yaptırım vb. olmadan da küresel iklim değişiminin kötü etkilerinden korunmak için zaten kendiliğimizden yapmamız gereken ve ret edilmesi mümkün olmayan çalışmalardı. Yani gerçekte önemli olan “imza” değil; bizdeki “konuyu algılama, niyet ve zihniyetti”!..
Meteoroloji ve Afet Yönetimi Profesörü. 1984 İTÜ Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Mezunu. Atmosfer Bilimleri konusunda 1987'de Master ve 1991'de Doktorasını ABD’nin Missouri-Columbia Üniversitesinden almış. TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası Marmara Bölge Temsilcisi; Türk Deniz Araştırmalar Vakfı Üyesi. Sinoptik Meteoroloji, Sayısal Hava Öngörüsü, Uygulamalı Klimatoloji ve Afet Yönetimi konuları ile ilgileniyor. Şuan İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Bölüm Başkanı ve İTÜ Afet Yönetim Merkezi Öğretim Müdürüdür. Hürriyet Gazetesi Seyahat Ekinde yazı yazmakta ve Açık Radyo’da Cuma sabahları Havadan-Sudan adlı bir program yapmaktadır.
Astronomi alanında yapılan çalışmalar on-yirmi yıl öncesine kadar teleskop zamanları alınarak, belirlenen hedeflere yönelip tek tek veriler alınarak gerçekeleştiriliyordu. Zamanla bilgisayarların işlem gücünün artması ve robotik teleskop teknolojilerinin de ilerlemesiyle yavaş yavaş belirli zaman aralıklarına yayılmış gökyüzü tarama projeleri yapılmaya başladı. Gökyüzünün belirli bir bölgesi seçilip bu alan uzun zaman boyunca sürekli gözlenerek çok detaylı veriler elde edilebiliyor, ardından bu veriler tüm dünya ile paylaşılarak herkesin üzerinde çalışması sağlanabiliyor. İlk başlarda, hali hazırda tek tek gözlemler yapılan teleskopların çalışma zamanlarının bir kısmı gökyüzü taramalarına ayrılıyorken artık bütün çalışma programı taramalara adanmış teleskoplar kuruluyor. Elde ettiği ilk görüntüleri yayınlanan Avrupa Uzay Ajansı’nın VISTA Gökyüzü Tarama teleskobu da işte bu teleskoplardan biri…
Telif Hakkı: ESO/Y. Beletsky
4.1 metrelik dev aynası ile Avrupa Uzay Ajansı ESO’nun Şili-Atacama çölündeki Paranal gözlemevinde yer alan VISTA teleskobu kızılötesi dalga boyunda çalışıyor. Bizim gözlerimizin algılayabildiği görünür ışıktan daha büyük dalga boyuna sahip olan kızılötesi ışınlar evrende genelde soğuk veya gaz ve toz bulutlarının arkasına saklanmış cisimleri ayrıca evrenin genişlemesi nedeniyle yaptığı ışıma kızılötesine kaymış cisimleri gözlememize yardımcı oluyor. (Hatırlarsanız bundan önceki yazımda bahsettiğim erken evrene ait görüntünün kızılötesinde olmasının sebebi son saydığım nedenden yani evrenin genişlemesiyle galaksilerin yaydıkları ışığın kızılötesine kaymasıydı.) Üzerinde bulunan 67 megapixellik kamerası bir taraftan çok yüksek çözünürlüklü görüntüler elde ederken aynı zamanda geniş bir görüş alanına sahip olduğundan bulutsular gibi geniş bir alana yayılmış bölgeleri kolaylıkla görüntüleyebiliyor.
ESO, VISTA teleskobunun ilk gözlemlerinden elde edilen üç tane muhteşem fotoğraf yayınladı ve herbiri teleskobun gücünü gözler önüne seriyor.
Telif Hakkı: ESO/J. Emerson/VISTA. Acknowledgment: Cambridge Astronomical Survey Unit
İlk fotoğraf Avcı takımyıldızında bulunan Alev Bulutsusunun muhteşem görüntüsü. Görünür ışıkta bulutsunun merkezi gaz bulutları nedeniyle görünmezken kızılötesi dalga boyunda merkezdeki genç yıldız kümeleri gözler önünde. Fotoğrafın ortasının hemen altında yansıma bulutsusu NGC 2023, sağ altta ise ünlü At Başı Bulutsusu görülüyor. Fotoğrafın sağ üst bölgesindeki parlak yıldız Avcı’nın kuşağındaki parlak üç yıldızdan biri.
Telif hakkı: ESO/VISTA
İkinci fotoğraf galaksimiz Samanyolu’nun merkezinin bir görüntüsü. Karşılaştırmak amacıyla sol tarafta görünür dalga boyunda elde edilmiş bir görüntü, sağ tarafta ise VISTA tarafından elde edilmiş kızılötesi bir görüntü bulunuyor. Sağdaki fotoğrafta kızılötesi ışınların galaksi merkezindeki yoğun gaz bulutlarının içinden kolaylıkla geçebilmesi sebebiyle çok daha fazla yıldız olduğu görülebiliyor.
Telif Hakkı: ESO/J. Emerson/VISTA. Acknowledgment: Cambridge Astronomical Survey Unit
En son fotoğraf ise Samanyolu’nun içinde bulunduğu Yerel Galaksi Kümesine en yakın kümelerden olan Fornax galaksi kümesinin etkileyici bir görüntüsü. Farklı yapılarda galaksilerden oluşan küme kütle çekimiyle birbirine bağlı durumda.
VISTA şu an için en büyük gökyüzü tarama teleskobu olma özelliğini taşıyor ve elde ettiği bu görüntüler önümüzdeki yıllarda kızılötesi dalga boyunda büyük gelişmeler kaydedileceğinin bir göstergesi.
Dün Twitter üzerinden “küçük yeşil adamları” bulmaya gittikçe yaklaştığımızı belirtip yeni duyurulan 6 Güneş Sistemi dışı gezegen keşfini paylaşmıştım. Konuyla ilgili bugün okuduğum bir çok kaynak bu keşfin gerçekten Güneşdışı gezegen araştırmalarında Dünya benzeri bir gezegen bulma yolunda çok önemli bir adım olduğunu vurguluyor. Peki yapılan keşif tam olarak neydi?
Güneşdışı bir gezegenin hayali çizimi (Kaynak : Gezegenavı)
Duyurulan 6 yeni gezegen keşfi, Gezegenavı sitesine göre şu anda sayıları 400′ü aşmış Güneşdışı gezegen keşifleri arasında artık çok da alışılmadık değil, fakat bu seferki durumu özel kılan gezegenlerin etrafında dolandıkları yıldızların Güneş’e çok benzemeleri, hatta başka bir deyimle ikiz Güneş’ler olmaları. Duyuruya konu olan ilk yıldız Başak takım yıldızında çıplak gözle dahi görülebilen 61 Virginis yıldızı. Bize uzaklığı 28 ışık yılı olan bu sistem, yakınlığı ve yıldızının Güneş’e kütle, yaş ve kimyasal bileşim yönünden benzerliği nedeniyle astrobiyologların ve Güneşdışı gezegen araştırmacılarının en favori hedeflerinden biriydi. Araştırmacılar Keck ve Anglo-Australian teleskoplarının son verilerini kullanıp dikey hız tekniği ile 61 Virginis etrafında üç gezegen gözlemeyi başardılar. Bunun yanında ayrı bir grubun Spitzer uzay teleskobu ile aynı yıldızın etrafında Güneş-Pluton mesafesinde kalın bir toz halkası olduğunu keşfetmesi bu yıldız sisteminin Güneş Sistemine beklenildiğinden daha da fazla benzediğini ortaya çıkardı.
61 Virginis’in etrafındaki gezegenlerin yörüngelerinin Güneş Sistemi’ndeki iç gezegen yörüngeleriyle yapılan karşılaştırılması. Üç gezegenin yörüngesi de Venüs’ün yörüngesinin içinde kalıyor. Telif hakkı : University of New South Wales/Carnegie Institution.
Keşfedilen üç gezegenin yörüngesi de 61 Virginis yıldızını Güneş Sistemi’nin merkezinde gibi düşünürsek Venüs’ün yörüngesinin içinde kalacak şekilde ve kütleleri 5-7 Dünya kütlesi arasında. Elde edilen sonuçlar, Güneş’e benzer yıldızlarla etrafındaki toz diskleri arasında Dünya’ya benzer, yaşam barındırabilecek özelliklere sahip olan gezegenlerin olabileceğini gösteriyor.
Başak takımyıldızındaki 61 Vir’i görmek için sabah 5-6 gibi Güney yönüne bakmanız gerekiyor. Stellarium’dan alınan yukarıdaki görüntüde yıldızın konumu gösteriliyor.
Habere konu olan ikinci yıldız ise bizden 76 ışık yılı uzaklıkta olan (katolog numarası ile) HD 1461. Bu gezegen etrafında da varlığı kesinleştirilen üç gezegen bulundu ve bunlardan biri 7.5 Dünya kütlesinde bir “Süper-Dünya”. Diğer iki gezegenin de bilgileri verilerden oluşturulmaya çalışıyor.
Bu keşifler uzun zamandır hareketli olan Güneşdışı gezegen araştırmalarını daha da heyecanlı hale getiriyor. Bir zamanlar herhangi bir temel dayanağımız olmadan ancak bilim-kurgularda öne sürdüğümüz yaşanabilir gezegenleri artık bilimsel yöntemlerle keşfetmeye çok yakınız. Bilim insanları Güneş’e benzer bir yıldız etrafında Dünya benzeri bir gezegenin keşfinin önümüzdeki birkaç yıl içinde olacağına kesin gözüyle bakıyorlar. Buna tanıklık edebilecek olmamız muhteşem bir şey!
Keşfilerin makalelerine ilgili bağlantılardan (61 Virve HD1461 ) erişebilirsiniz.
Geçtiğimiz günlerde NASA’nın kızlötesi görevi WISE’ı uzaya uğurlamıştık, bugün de ESA’nın kızılötesi görevi olan Herschel Uzay Teleskobu’nun elde ettiği harika bir görüntü paylaşıldı. Gökyüzünü kızılötesi dalga boyunda inceleyen Herschel teleskobu bu yılın ortasında Planck uydusu ile birlikte fırlatılmıştı ve ilk gönderdiği görüntülere bakıldığında büyük gelişmelerin yolda olduğu görülüyordu. Herschel, şimdi de şu ana kadar görüntülenememiş bir yıldız doğum bölgesininin detaylı görüntüsünü elde ederek dedektörlerinin gücünü bir kez daha kanıtladı.
Telif Hakkı: ESA / Herschel
Görüntülenen alan Kartal takım yıldızı bölgesinde ve bizden 1000 ışık yılı ötede bulunuyor. Toz ve gaz bulutlarıyla çevrili alanın derinliklerini ancak Herschel’in hassas olduğu kızılötesi dalga boyunda gözlemek mümkün. Görüntülenen alan 70 ışık yılı genişliğinde ve içerisinde 700′e yakın yeni oluşan yıldız barındırıyor.
Dünya’dan yapılan astronomik gözlemlerde bilindiği gibi atmosferin bozucu etkisi çok büyük. Elektromanyetik spekturumun gama ışını, kızıl ötesi gibi bantları atmosferden geçemiyor. Kızılötesi bantın belirli dar aralıkları geçerken bir taraftan da atmoserin kendisinin kızılötesi bantta ışınım yapması bu gözlemlerin Dünya’dan yapılmasını imkansız hale getiriliyor. İşte bu yüzden Dünya yörüngesinde Herschel gibi uzay teleskoplarına ihtiyaç duyuyoruz.
Atmosferin geçirgenliği; dalga boyunun soldan sağa arttığı üstteki grafikte çukur bölgeler atmosferin geçirgen olduğu bantları gösteriyor. Optik bantın ve radyo bantının tamamını geçirirken diğer dalga boylarında kısmen geçirgen olduğu veya hiç geçirmediği görülüyor. Detaylı incelemek için resme tıklayınız. (Kaynak Wikipedia)
Peki gökyüzünü kızılötesi bantta gözlemenin bize getirdikleri neler? Öncelikle gökyüzünde bazı cisimler gözümüzün gördüğü optik bantta ya da daha yüksek enerjili X-ışını gibi bantlarda ışınım yapabilecek kadar sıcak değillerdir. Örneğin ortalama 37 derece sıcaklığa sahip bizim vücudumuz da ancak kızılötesi bantta ışıma yapabilmektedir( yaptığı ışımanın en yüksek olduğu bant desek daha doğru olur… Bahsetiğimiz cisimlere örnek olarak çekirdeklerinde nükleer reaksiyonları daha tetiklememiş yeni oluşan yıldızlar, yıldızlar arasında veya yıldız oluşum bölgelerinde görülen gaz ve toz bulutları, gezegenlerin çoğunluğu gösterilebilir.
Yukarıdaki görüntüde de parlak olan bölgelerde gizlenmiş ön-yıldız(proto-star) aşamasında 700′e yakın yıldız bulunuyor. Bunlardan 100 kadarının tam olarak ön-yıldız aşamasında olduğunu, kalan 600′ünün de yakın zamanda bu aşamaya geçeceği tahmin ediliyor.
Herschel’in görevi boyunca elde edeceği bu şekildeki etkileyici görüntüler artık ESA’nın OSHI (Online Showcase of Herschel Images) sitesinde yayınlanacak. Şu ana kadar elde edilmiş üç görüntüyü daha detaylı incelemek için siteyi ziyaret etmenizi öneririm…
Çocuklara astronomi anlatırken yıldızlarında da tıpkı insanlar gibi doğup, büyüyerek öldüklerinden bahsediyorum. Yaşları görece daha az olan(birkaç milyon yıl) bebek yıldızları örnek vermek için genelde Avcı Bulutsu’nun içinde gelişen parlak mavi yıldızların olduğu bir fotoğrafı kullanıyordum. Ama artık kesinlikle farklı bir fotoğrafı kullacağım : Hubble’ın dün yayınladığı muhteşem bir fotoğrafı :
Ekim ayı içerisinde yapılan gözlemlerle elde edilen fotoğrafta morötesi ve görünür dalga boyunda ışıklar kullanılıyor. Mavi renkler yüksek ışıma gücüne sahip dev yıldızlardan, yeşil renkler oksijen ve kırmızılar ise parlayan hidrojen gazından geliyor.(Telif Hakkı : NASA/ESA )
Muhtşem bir fotoğraf! Galaksimizin uydu galaksisi Büyük Macellan içinde 30 Doradus bulutususu olarak anılan bir yıldız oluşum bölgesi… İçerisinde yaşları daha birkaç milyon yıl olan yüzlerce mavi “bebek” yıldız. Bebekler belki ama kütleleri Güneş’in yüz katı. Büyük kütleli yıldızlar “hızlı yaşayıp genç öldükleri” için de birkaç milyon yıl sonra büyük bir süpernova patlaması ile yok olacaklar. Bu kadar büyük bir yıldız oluşum bölgesine Samanyolu’nda rastlanmıyor; böylesine aktif bir bölgenin de bizden sadece 170 000 ışık yılı uzaklıktaki Macellan Bulutunda olması astronomların yıldız oluşumları konusunda inceleyecekleri harika bir hedef olmasınını sağlıyor.
Güney yarım küreden görülen Büyük Macellan bulutsusu(LMC) ve fotoğrafta dahi göze çarpan 30 Doradus yıldız oluşum bölgesi (Telif Hakkı :A. Fujii )
Hubble’a en son eklenen Geniş Alan Kamerası 3 yerleştirildiği günden bu yana elde ettiği her görüntü ile mükemmel sonuçlar veriyor. Yukarıdaki fotoğrafa bakıp etkilenmemek elde değil! Düşselliğin sınırıda duru bir gerçeklik….
In the last two weeks, we've been told in a number of cute climate-speeches by Danish politicians that that it hasn't snowed in Denmark in December for the last 5 or 6 years. It's a story backed up by Danish grandmothers, turkish grocery-store owners and taxi-drivers across the city.
But yesterday, the city was covered in a beautiful dusting of white. The big, fluffy flakes that fell throughout the day appeared just like those in my sub-tropical childhood's imaginations that were so inspired by the Danish fairytales of Hans Christian Andersen.
I, and many others here in Copenhagen, feel that this snow can only be a good sign and a blessing for the movements that are gathering around the COP15. A sign of hope.
Yesterday, Thursday 17 December, there were tens of thousands of people around the world, and especially here in Copenhagen, who choose to go without food alongside us, for 24 hours, as a symbol of their dedication to the climate movement, and in solidarity with all those who are currently suffering the effects of climate change.
Regardless of the political or legal deal that gets signed-off today by Heads of State, regardless of whether the 'United Nations' negotiations this week ends in true 'unity', or whether it becomes the 'Divided Nations', we have seen major shifts in the climate movement in the last two weeks. We have become more united, more committed, and more beautiful than ever before.
At the 'Klimaforum' movement space on Wednesday, there was a briefing given on the experience of activists from the 'Reclaim Power' action and walk-out, organised by the CJA (Climate Justice Action) and strongly supported by the CJN (Climate Justice Now) network. They said that it was beautiful to see so many diverse movement philosophies working together, across philosophical differences, and in a true spirit of non-violence. When we presented our idea for a day of fasting today – for an action that is definitely very different to anything that the movement has seen in the last few years – I was actually totally taken aback when everyone cheered and applauded.
The candlelight vigil last night was well attended, by over 800 youth from the climate movement, and other climate-movement leaders also. It was powerful, moving, and hopeful – in spite of the shameful political backtracking that we have seen here at COP15.
At the vigil, I took the opportunity to ask the crowd a question – whether we would, as members of the movement, give up after what looks like failure at COP15, or whether we will fight on. A lot of people have been working their butts of for COP15, and the talk of a 'movement downturn' in early 2010 have been rich. People saying that they would retreat back to their 'real lives', back to their homes, take six months off before getting back into it. Or that they would just change careers completely.
But when I asked whether people would quit or whether they would stick on, when I asked whether people were committed to work to achieve sustainability until we won, when I asked whether people were in this for the next four decades, they said yes, loudly, to every question.
This is what the day of fasting was about – showing our dedication to the movement with our bodies. Showing that we are willing to forego personal gain because we believe in something larger than ourselves. Showing our devotion to achieving sustainability. Those 800 people in Copenhagen who went without food for 24 hours, who attended the vigil, and those tens of thousands around the world who participated, are today affecting change in their communities.
To each of those people, we thank you for your strength, your courage, and your devotion to both changing your lifestyles and to changing politics as part of the climate movement. Thank you for refusing to give up. TUNALIM....
A deal at the UN climate summit looks more likely following a frantic day of behind the scenes diplomacy.
China signalled concessions on monitoring of emission curbs, and the US said it would commit money for developing countries.
Leaders are likely to have big choices to make when they meet on Friday.
However, a leaked document from the UN climate convention indicates the best deal likely here will not keep the temperature rise below 2C (3.6F).
Even if countries implement their biggest pledges, a rise of 3C (5.4F) is indicated, it concluded.
Money matters
Despite many expressions of concern about projections of climate change, finance has emerged as an issue more likely to make or break a deal than emission pledges.
COPENHAGEN CLIMATE SUMMIT
Delegates from 193 nations are in Copenhagen to negotiate an agreement on curbing greenhouse gas emissions, in order to prevent dangerous climate change
Developing nations want rich nations to cut emissions by at least 25% by 2020 - rich nations are reluctant to go so far and want developing countries to curb emissions too
The US will not accept legally binding emissions cuts unless China does the same. China has been vague on allowing international scrutiny of its emission cuts
Ongoing disagreement on how funds to mitigate and adapt to climate change will be provided. Poor nations want direct aid, while the West favours schemes like carbon trading
US Secretary of State Hillary Clinton said her administration was prepared to help establish funding of $100bn a year for developing countries if a deal emerges here that meets US requirements.
"In the context of a strong accord in which all major economies pledge meaningful mitigation actions and provide full transparency as to those actions, the US is prepared to work with other countries towards a goal of mobilising $100bn a year to address the needs of developing countries."
The key demand is "transparency" from China, seen as a must if the US Senate is to pass legislation controlling emissions.
But the Beijing government has been hostile to this notion; and the issue had emerged as, in Mrs Clinton's words, a "deal-breaker".
But here, Vice Foreign Minister He Yafei has said China was ready to engage in "dialogue and co-operation that is not intrusive, that does not infringe on China's sovereignty."
Earlier, Indonesia's President Susilo Bambang Yudhoyono had called for "all of us, developed and developing countries, to be flexible" on verification.
He indicated the possibility of setting up an international mechanism for monitoring emission cuts.
Emissions gap
Meanwhile, a leaked document prepared by the UN climate convention secretariat confirms that current pledges on cutting greenhouse gas emissions are almost certainly not enough to keep the rise in the global average temperature within 2C.
....
CLIMATE CHANGE GLOSSARY
The analysis says that to achieve that goal, global emissions should be kept at or below of 44 gigatonnes (Gt) of carbon dioxide equivalent (CO2e) in 2020.
But if enacted, the current maximum pledges from developed countries would leave emissions 1.9Gt above that figure; minimum pledges would mean missing the target by 4.2Gt.
Unless this gap is closed, it says - for example by developed nations raising their current overall offer to a cut of 30% from 1990 levels by 2020 - global emissions will "remain on an unsustainable pathway that could lead to concentrations equal or above 550ppm, with the related temperature rise around 3C."
The analysis was based on a number of recent studies, notably the International Energy Agency's World Energy Outlook.
Joss Garman of Greenpeace commented: "The UN is admitting in private that the pledges made by world leaders would lead to a 3C rise in temperatures.
"Every politician in Copenhagen is now put on notice. They have one day left to step up or they will forever be remembered as the people who let this happen."
Simply the best?
Developing countries earlier won several key concessions.
The documents that will go before leaders on Friday will, sources say, be the latest versions of texts on which governments have been negotiating since the beginning of the year.
The Danish hosts have repeatedly come under fire from developing countries during the meeting for trying to introduce their own new documents.
Sources indicated that other leaders including UK Prime Minister Gordon Brown and his Australian counterpart Kevin Rudd had effectively taken over the diplomatic push, with President Obama speaking with other leaders by phone.
Mr Rudd and French President Nicolas Sarkozy indicated they were prepared to make further emission cuts under the Kyoto Protocol, as developing countries have been demanding.
"If we keep on heading where we're going, we are heading for failure," said Mr Sarkozy.
"So people want to keep Kyoto - OK, let's keep Kyoto. But let us agree on an overall political umbrella."
There are indications that some poor nations most vulnerable to climate change are unhappy with the financial package proposed by Mrs Clinton, which is very similar to the proposal made on Wednesday by Ethiopian President Meles Zenawi.
Lesotho's chief negotiator Bruno Sekoli, who has chaired the Least Developed Countries (LDCs) group here, said the money must be separate from and additional to overseas development aid.
"We cannot be asked to choose between hospitals and schools on the one hand, and climate security on the other," he said.
But other countries appear to be regarding it as the best they are likely to get.
Discussions on the existing texts are ongoing, with ministers and negotiators attempting to resolve some of the outstanding issues before heads of state and government come together on Friday morning.
The EU is holding a meeting with "relevant players" - understood to include Brazil, China, India and the US - after leaders dine with the Danish royal family.
EU leaders are likely to discuss - and perhaps announce a decision on - whether they will raise their pledge on cutting emissions by 2020 from 20% to 30%.
But it appears that some of the most important issues may not be resolved before presidents and prime ministers convene.
Some observers are adamant that the final document must include a mandate to agree a new legally binding treaty by the end of the year at the latest.
Maya takvimine göre 2012 yılında dünyada hayat sona eriyor.Armageddon bu konuda yapılan filimlerden biri.Bilim kurgu olarak yapılan bu filim tamamen hayal mahsulü bir çalışma.Dünyada hayatın sona ereceğini İslam inancına göre Allah'tan başka kimse bilemez.Kaygılanmaya gerek olmadığını düşünüyorum....
Cette semaine, je fais un zoom sur le film 2012. La thématique de la fin du monde déjà vue avec Armageddon, The Day After Tomorrow, est une nouvelle fois revisitée mais basée cette fois sur le calendrier Maya où 2012 représente l’apocalypse. Cette bande annonce immersive nous rappelle qu’à l’échelle de la terre, nous ne sommes en tant qu’individu que des poussières et nous rappelle notre diversité, notre impressionnante culture sont deux richesses irremplaçables. Les sous-thématiques tournent autour de la famille, des choix personnels, des institutions gouvernementales et bien évidement de la puissance de la Dame Nature ainsi que des prophéties.
La musique est remarquable, les extraits sélectionnés sont parfaits. Il faut maintenant souhaiter que le film soit à la hauteur des promesses de ce fascinant Trailer (vidéo dans la suite de l’article).
La prochaine bande annonce sera sur un film qui sort en décembre … je vous laisse deviner lequel!
Jüpiter gezegeninin buzullardan oluşan uydusu "Avrupa"da yaşam olasılığının çok yüksek olduğu belirtildi.
Almanya'nın önemli gazetelerinden Frankfurter Rundschau'da yer alan bir habere göre, Avrupa'daki büyük buzulların altında, bol oksijen içeren dev bir okyanusun bulunduğu tahmin ediliyor.
Arizona Üniversitesi'nde görev yapan Amerikalı gezegen bilimcisi Richard Greenberg'in, Jüpiter'in uydusu "Avrupa" da mevcut olan şartlar altında yaşam olmasına kesin gözüyle baktığı belirtildi.
KÜÇÜK BOY BALIK CİNSİ CANLILAR YAŞIYOR
Greenberg'in araştırmaları sonucunda, Avrupa'daki buzulların altında bulunan okyanusun, bugüne kadar tahmin edilenden daha fazla oksijen içerdiği sanılıyor. Bu okyanusta sadece mikroskobik küçük canlılar değil, küçük boyda balık cinsi hayvanların yaşamasının da mümkün olduğu belirtildi. Kaynak:Hürriyet haber..
TÜBİTAK'ın geliştirdiği 'T-1' adlı malzeme, güçlü emiş gücü sayesinde sıvı kimyasalları cilt, silah, elbise, teçhizat, araç, arazi ya da binalardan hızla emerek iç yapısına hapsediyor ve yapısını bozarak tehlikelerini yok ediyor.
''T-1'' adlı çok sayıda mikro kanaldan oluşan malzeme, güçlü emiş gücü sayesinde sıvı kimyasalları cilt, silah, elbise, teçhizat, araç, arazi ya da binalardan hızla emerek iç yapısına hapsediyor ve yapısını bozduğu kimyasalların tehlikeli etkilerini yok ediyor. Malzeme, Türkiye'de çok miktarda hammaddesi bulunan silikat esaslı seramik malzemelerden yapıldığı için üretimde ve maliyette büyük avantajlar getiriyor.
TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Malzeme Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Tarık Baykara, TÜBİTAK'ta yapımı tamamlanan ''kimyasal gazın emilerek temizlenmesi'' (absorblayıcı dekontaminasyon) çalışmaları hakkında bilgi verdi.
Baykara, günümüz silahlanma faaliyetlerindeki tespit edilen en önemli gelişmenin ''kitle imha silahları'' olarak tanımlanan ve geniş kitlelerin imhasını hedefleyen nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar ile bunların uzun mesafelere taşınmasını sağlayan balistik füzeler üzerine yoğunlaştığını anlattı.
Uluslararası sözleşmelerle yasaklanmış olmasına rağmen, ülkelerin bu tür silahları üretme, depolama imkan ve kabiliyetlerini geliştirme çabalarının sürdüğünü dile getiren Baykara, bunun da diğer ülkeler gibi Türkiye için potansiyel bir tehdit oluşturduğunu söyledi.
''Kimyasal'', ''biyolojik'', ''reaktif'' ve ''nükleer'' olarak da tanımlanan bu silahların, canlıları öldürme, ağır yaralayarak saf dışı bırakma ve fonksiyonlarını bozma yoluyla etkisiz hale getirme amacıyla askeri ya da terörist faaliyetlerde kullanılan toksik ajanlar olduğunu anlatan Baykara, bu silahların çevreye son derece tehlikeli maddeler yayarak canlılara, malzeme, araç-gereç ve araziye, bina ya da tesislere bulaştığını, onları tehlikeli boyutta kirleterek hastalık ve ölüme yol açtığını ifade etti.
KİMYASAL SAVAŞ NEDİR? Baykara, kimyasal silahların yapımının kolay ve ucuz olmasının yanında tesirlerinin çok çeşitli olduğunu, nükleer veya termonükleer silahların tesir altına alabildiği bölgeden çok daha geniş sahaları kaplayabildiğini belirterek bu özelliklerinin bu tür silahların en önemli tercih nedenlerinden olduğunu belirtti.
Bu silahlardan etkilenme tehlikesi olanları ve etkilenenleri tehlikeden uzaklaştırmak için kirlenmenin temizlenmesi işlemine ''zehiri temizleme'' (dekontaminasyon) adı verildiğini aktaran Baykara, temizlemenin ''fiziki ajanı ortamdan uzaklaştırmak'' ve ''kimyasal ajanın yapısını bozup tehlikesiz hale getirmek'' olmak üzere iki yöntemle uygulandığını kaydetti.
Kimyasal savaşın öldürücü, yaralayıcı ve tahriş edici etkiler gösteren, sis ve yangın meydana getiren, bitki ve metallere etkili olan katı, sıvı, gaz veya aerosol halindeki maddeler ile yapılan bir savaş olduğunu anlatan Baykara, kimyasal savaşın genel rumuzunun da (C) ile gösterildiğini dile getirdi.
ÖZEL MALZEMELERDEN YÜKSEK EMİCİ ÖZELLİK Doç. Dr. Tarık Baykara, TÜBİTAK'ta bir süre önce tamamladıkları çalışmalarla kimyasal silah saldırılarına karşı hazırlıklı olmak için kimyasalı emecek (absorbe edecek), etkisini azaltacak ve bertaraf edecek etken maddeler geliştirdiklerini bildirdi.
TÜBİTAK MAM Malzeme Enstitüsü'nde yapımı tamamlanan çalışmada, tümü yerli hammaddelerden seçilen gözenekli yapıdaki silikat esaslı çeşitli seramik hammaddelerinin emici özelliklerinden faydalanıldığını anlatan Baykara, bunlar yardımıyla çeşitli kimyasal gazları emecek tozlar geliştirdiklerini belirtti.
''T-1'' temizleme tozu olarak isimlendirilen malzeme ile kimyasal silaha karşı gerekli önlemlerin alınmış olacağını belirten Baykara, ''Çalışmamızda çeşitli sıvı kimyasal maddeleri temizleme amacıyla seramik esaslı T-1 temizleme tozunun kullanıma uygun şartlarda hazırlanmasını esas aldık. Bu temizleyici malzemelerin çeşitli ebatlarda üretilmesi de kullanım kolaylığı sağladı'' dedi.
YÜKSEK KORUMA SAĞLANDI Geliştirilen ürünün herhangi bir saldırı esnasında zehirli endüstriyel maddelerle kirlenmiş personelin, silah, elbise, teçhizat, araç, arazi ya da binanın temizlenmesini sağlayacağını anlatan Baykara, şunları söyledi:
''Üretilen temizleme tozunun yüksek emiş gücü; taşıma, depolama, püskürtülebilme ve paketlenebilmeye uygunluk, uzun süreli depolama imkanı; sağlığa zararlı olmama ve temizleme özelliğine sahip olduğu elde edilen başarılı sonuçlardan anlaşılmaktadır.
Kimyasal silahı absorbe edecek, etkisini azaltacak ve bertaraf edecek etken maddelerin stokta her zaman için bulunması gerekliliği, bu ürünle askeri ve sivil savunma birimlerinin kimyasal silaha karşı önlem alma gerekliliğinin sağlanmasında önemli bir adım atılmış olmaktadır.
MALZEME NELERDEN OLUŞUYOR?- ''T-1'' temizleme tozunun geliştirilmesinde hammadde olarak Türkiye'nin çeşitli yörelerinde çok miktarda bulunan silikat esaslı malzemelerin kullanıldığını anlatan Baykara, ''Bu çalışma ile ülkemiz doğal kaynakları kullanılarak kimyasal silahlara karşı son derece etkin bir temizleme tozu geliştirildi ve prototip olarak üretildi. Yapılan test ve deneyler son derece olumlu sonuçlar verdi ve kimyasal silaha maruz kalma durumunda olan ülkemizin savunmasında önemli kazanımlar sağlandı'' diye konuştu.
Baykara, ''kit'' olarak hazırlanan ürünün insan vücudunun maruz kaldığı sıvı kimyasal silahlara karşı temizleme yaptığını; ''plastik kutu'' şeklinde hazırlanan ürünün ise geniş cilt temasında sıvı kimyasal gazı absorbe ettiğini; ''basınçlı tüp'' ürünün de mühimmat, araç veya arazi gibi geniş yüzeylere temas eden sıvı kimyasal gazı emdiğini ettiğini bildirdi.
Doç. Dr. Tarık Baykara, söz konusu temizleme tozunun üstün emiş gücünün aynı zamanda zehirli gazlara karşı da etkin olacağının kavramsal olarak görüldüğünü de belirterek, ancak bu alandaki deneysel çalışmaların çeşitli zorluklar içerdiğinden gerekli testlerin yapılması gerektiğini kaydetti.
Baykara, TÜBİTAK MAM Malzeme Enstitüsü ''T-1'' temizleme tozunu üretmek isteyen sanayicilerle işbirliğine ve desteğe hazır olduklarını sözlerine ekledi.
NASA, Mars organik molekül analiz aygıtı üzerinde çalışan organik kimyacı Luann Becker'in çalışmalarını, daha da ileriye götürebilmesi için $750.000 Dolar parasal kaynak sağlayacak. MOMA olarak isimlendirilen cihazdan Mars'ta geçmiş yaşamdan kalan izlerin teşhisinde yararlanılacak .
Söz konusu kütle izölçer analiz cihazı (mass spectrometer) Mars yüzeyinden yaklaşık 30 cm derinlikten alınacak toprak örnekleri üzerinde çalışacak. Aygıt, Avrupa Uzay Ajansı'nın Mars'ın biyolojik ortamını daha iyi tanımlamak için yürüttüğü 2013 yılında Mars'a ulaşması programlanan,"ExoMars" robot araştırma sistemi görevinde, "Pasteur" olarak bilinen, Mars'ın ortamını inceleyek çeşitli bilimsel araştırma aygıtlarından oluşan sistem içinde yer alacak.
Luann Becker, Johns Hopkins Üniversitesinden iki araştırmacı ile birlikte Alman ve Fransız bilim adamlarından oluşlan araştırma ekibinin baş araştırmacısı.
NASA'dan yapılan açıklamada Fransız Guyanası'ndaki Kourou uzay limanından fırlatılacak "ExoMars" robot sistemi Mars'ın yüzey altını delerek dikey profilini çıkarmaya olanak araçlarla donatılmış sağlayacak yüksek hareket yeteneğine sahip ilk Mars yüzey aracı olacak.
Mühendis ve bilimciler el ele vererek bir 'bulut makinesi' tasarladı. Hedef, güneş ısınlarını yansıtacak ve böylece küresel ısınmanın azalmasına yardımcı olacak dev bulutlar üretmek.
Bilimciler, deniz suyunu havaya püskürterek bulut üreten bir yüzer makine tasarladı. Proje hayata geçirilebilirse, gezegenin en güncel ve büyük sorunlarından olan küresel ısınmanın azaltılmasında kullanılabilir.
Yeni tasarlanan makine ‘yüzer bulut beyazlaştırıcı’ olarak adlandırılırdı. Makineyi tasarlayan ekip, ‘yüzer bulutçu’yu Pasifik Okyanusu’nun üzerinde bulut oluşturmak ve güneş ışığının yansıtılmasını sağlayarak soğutucu bir etki yaratmak için kullanmayı düşünüyor. Makine tarafından denizden alınan tuzlu su havaya püskürtülecek ve tuzlu su molekülleri etrafında daha büyük ve beyaz bulutlar oluşması sağlanacak.
Professor Eric Bickel and Lee Lane projenin maliyetini 5.3 milyar sterlin (12 milyon TL) olarak açıkladı. Bu maliyetin, önde gelen ülkelerin karbon salımını azaltmak için harcadıkları 150 milyon sterlinin ellide biri olduğuna dikkat çekti.
EN UCUZ YÖNTEM Küresel ısınmaya engellemek için geliştirilen birkaç önlemi değerlendiren bilimadamları ‘yüzer bulutçu’nun diğerlerine kıyasla oldukça ekonomik olduğu düşüncesinde. Diğer yöntemler arasında, atmosferin üst takabasına volkanik toz bulutuna benzer yapay bir tabaka eklenmesi var ve maliyeti tahminen 140 milyon sterlin. Bir başka çözüm önerisi olan uzaya güneş şemsiyesi koymak. Bu projenin maliyeti ise 236 trilyon sterlin gibi astronomik bir düzeyde.
Bilimadamları ayrıca sıcaklığın düşürülmesine ilişkin kar/zarar hesabını da yaptı. Projenin devreye grimeye durumunda sağlık, değişik endüstri dalları, tarım, turizm gibi sektörlerin sel ve ısınmaya bağlı birçok olaydan ettiği zararların oldukça azalması bekleniyor. Deodorant, sprey boya gibi aerosollara harcanan her bir sterlinin 15 sterlin zarara yol açmasına rağmen yüzer makineye harcanacak her bir sterlinden 2000 sterlin kazanç elde edilebilir. BU da projenin hayata geçirilme olasılığını artırıyor.
HIZLI ÇÖZÜM Araştırmacılar, karbon salımının azaltılmasının hemen sonuç vermeyeceğini, dünyanın sıcaklığının düşürülmesi için geç ama elzem bir çözüm olduğunu söylüyor. Fosil olmayan yakıtların yüksek verimle kullanılması içinse daha çok zamana ihtiyaç var. Farklı projelerin sahibi uzmanların vurguladıkları ortak nokta şu; üstünde çalıştıkları projeler küresel ısınmayı durdurmayı değil sadece etkisini ertelemeyi hdefliyor. Zira ısınmanın durdurulması için daha temiz enerji kaynakları ve karbon salımının azaltılması zorunlu.
Dünya’nın evrenin merkezinde ve dolayısıyla çok özel bir konumda olduğu iddiası yüzlerce yıl insanlığın egosunu tatmin etmişti; taa ki Galileo teleskobunu gökyüzüne çevirip Dünya’nın kendisinden daha büyük bir sistemin sıradan bir parçası olduğunu gösterene kadar… Böylelikle insanoğlunun vizyonu kendi Güneş Sisteminin dışına açılmış olsa da 1900′lü yıllara kadar bütün evrenin kendi galaksimiz olduğu düşünülüyordu. Edwin Hubble’ın gözlemleriyle başlayan süreç sonucunda artık biliyoruz ki evrende kendi galaksimiz gibi milyarlarca galaksi var ve büyük ölçekte hiçbirinin kendine özel bir konumu yok. Bu mantığın daha ileri götürülmüşü ise gezegenimiz Dünya gibi başka gezegenlerin hatta bunların üzerinde gelişmiş olası yaşam formlarının olabileceği. Yani bizim Güneş’imiz gibi bir yıldız çevresinde dönen Dünya benzeri gezegenler… Mart ayında fırlatılan Kepler uzay teleskobu uzayın derinliklerinde bu gezegenlerin izlerini arıyor. Yeni yayınlanan habere göre ise gözlemlerinde doğru yolda olduğu belirtiliyor.
Güneş Sistemi dışı gezegen(öte-gezegen) keşifleri 90′lı yıllardan itibaren hızla artarak günümüzde keşfedilen gezegen sayısı 350′ye ulaştı. Bulutsu.org’un büyük emekle hayata geçirdiği Gezegen Avı sitesine göre bugün itibariyle 300 yıldız etrafında 357 öte-gezegen bulundu ve her geçen gün bir yenisi daha listeye ekleniyor.
Şu ana kadar bulunan gezegenlerin çoğu dev Jupiter’ler olarak tabir edilen büyük gaz devleri çünkü kullanılan metodlarla uzmanların Dünya’daki teleskoplar ve uzaydaki Carrot uydusuyla alabilecekleri en detaylı ölçümler ancak buna el veriyor. Bu öte-gezegenleri keşfetmek için ev sahibi yıldızı uzun süreler gözleyen uzmanlar gezegenin yıldızın önünden geçişi sırasında örttüğü yüzeyle orantılı olarak ışığındaki azalmayı hesaplıyorlar. Onlarca ışık yılı öteden böyle bir örtünmeyi tespit etmek gerçekten muhteşem birşey!
Güneş sistemi dışı gezegenleri keşfetme yöntemlerinden biri gezegenin yıldızını örterken alınan ışık eğrisi (Kaynak : Gezegen Avı)
Gönderilen Kepler uydusu gökyüzünde Kuğu ve Lir takım yıldızları bölgesinde çok küçük bir bölgeyi yaklaşık üç yıl boyunca tarayacak ve Dünya benzeri gezegenleri keşfetmeye çalışacak. Aldığı ilk 10 günlük verilerin bu hafta Science dergisinde yayınlanmasıyla Kepler’in önümüzdeki günlerde bir Dünya benzeri öte-gezegen keşfini duyurma yolunda olduğu belirtildi. Bu sonuca nasıl ulaşıldı diye soruyorsanız, şöyle ifade edelim: Çevresinde bir öte-gezegen olduğu bilinen bir HAT-P-7 adlı yıldız Kepler tarafından gözlenerek aşağıda gösterilen sistemin parlaklığının zamana göre değişim grafiği(ışık eğirisi) oluşturuldu.
Üstteki grafik Dünya’dan yapılan gözlemlerle oluşturulan ışık eğirisi, alttaki ise Kepler’İn elde ettiği eğri. Alttaki eğrideki noktaların grafiğin tam üzerine oturması ölçümün keskinliğinin bir göstergesi.(Kaynak : NASA)
Bu eğrideki çukur tam gezegen geçişi sırasında yıldızın parlaklığındaki azalmayı gösteriyor. Buradan yola çıkarak gökbilimciler gezegen ve yörüngesi ile ilgili bir çok bilgi edinebiliyorlar. Örneğin bu gezegenin büyüklüğünün Jupiter’in yaklaşık 1.5 katı olduğu tahmin ediliyor. Yeni yapılan açıklamada da “Örtünmenin sistematik hata düzeltmesi yapılmadan tespit edilebilmiş olması Kepler’in Dünya büyüklüğündeki gezegenleri keşfedebilecek çalışma seviyesine ulaştığını gösteriyor” deniyor. Yani çok yakında yeni Dünya’lardan haber almaya başlayacağız! Yakın dediysem daha en az iki yıllık bir süre daha var - biraz daha sabretmemiz gerekecek…
Neredeyse bir yıllık aradan sonra CERN’deki dev parçacık hızlandırıcı başalangıç için geri saymaya başladı. CERN’den bu hafta yapılan açıklamaya göre yüksek-akım elektrik bağlantılarının kontrolü tamamlanan hızlandırıcının Kasım ayında 3.5 TeV(terra elektron volt) başlangıç enerjisiyle çalışmaya başlayacağı belirtildi!
LHC’nin yukarıdan görüntüsü
CERN’in genel direktörü Rolf Heuer, seçilen 3.5 TeV enerji seviyesinin operatörlerin hızlandırıcıyı tanımaları ve deneyim kazanmaları için en güvenli enerji seviyesi olduğundan dolayı bu şekilde belirlediklerini söyledi. Bilindiği gibi LHC dizayn edildiği ve şu ana kadar hiçbir hızlandırıcının erişemediği en yüksek enerji seviyesi olan 7 TeV’a kadar çıkabilecek. Fakat bu enerji seviyesine belirli aşamalarla geçilecek.
LHC’de aranan Higgs parçacığının elde edilmesi için yapılan bir çarpışma simulasyonu. Görüntüdeki çizgiler çarpışma sonucu etrafa saçılan parçacıkların dedektör tarafından tespit edilmesiyle oluşturuluyor. Çizgilerim yönleri, sapma açıları gibi bilgiler yeni parçacıklar hakkında ipuçları sağlıyor. (Kaynak : CERN)
Hızlandırıcıdaki enerji seviyeleri hızlandırıcıda dolanan ve kafa kafaya çarpışması istenen ışın demetlerinin enerjilerini ifade ediyor. Dev elektromıknatıslarla hızlandırılan demetlerin enerjisi ne kadar fazla olursa şu ana kadar incelenmemiş ölçeklerde keşifler yapabilme olanakları da daha fazla ortaya çıkıyor. Enerji seviyelerini biraz daha somutlaştırmak adına şöyle bir örnek verilebilir. Görünür spektrumdaki ışığın enerjisi yaklaşık 1-10 eV arasındadır.(Bu arada 1 eV, 1 volt gerilimde hızlandırılan bir elektronun enerjisine denk gelir) Bu ışığın dalga boyuna baktığımızda ise 10^-7 m (10 üzeri -7 metre) gibi bir değerle karşılaşırız. Bu ışıkla örneğin, büyüklüğünün ortalama 10^-14 m olduğunu bildiğimiz bir atom çekirdeğine baksak görüntüyü çözemeyiz. Ancak bunun için kuantum mekaniğinden faydalanarak yüksek momentum değerlerine erişebileceğimiz madde dalgalarını kullanmamız gerekir. Bunun için de ihtiyacımız olan enerji 100 MeV(1 milyon eV) ve 1 GeV(1 milyar eV) arasındadır. İşte atomların üzerine fener tutup inceleyememizin, bu nedenle parçacık hızlandırıcıları kullanmamızın da temel sebebi bu. Konumuza dönersek yaptığım açıklama ışığında bahsedilen 3.5 TeV (3.5′un yanına 12 sıfır koyun) quarkları ve elektronları rahatlıkla çözebilecek bir enerji… Bir de 2010′dan sonra ulaşılacak 2 katını düşünün…
Geçen seneki talihsiz kaza onarım aşamasında aynı zamanda bilimadamlarının ve operatörlerin LHC’yi çok daha iyi tanımalarını sağladı. Ekstra testler ve birtakım yükseltmelerle hızlandırıcı Kasım’daki başlangıca hazır görünüyor. Bize de nefesimizi tutup, herşeyin yolunda gitmesi için umut etmek kalıyor…
Çocukluğumda beni etkileyen bir numaralı yazardır Jules Verne. O zamanlar bir gazetenin kuponla verdiği bir kitap setinde karşılaşmıştım "Ay'a Seyahat" kitabıyla ve bir solukta okumuştum. Anlatımındaki akıcılık ve macera dolu kurgusu başımı döndürmüştü. Kitabı bitirdiğim gibi ilk yaptığım iş il halk kütüphanesine gidip diğer kitaplarının olup olmadığını kontrol etmekti ve kütüphande iki raf dolusu kitabı görünce hangisini seçip okusam diye saatlerce karar veremediğimi hatırlıyorum... Sonraki bir iki yılım yazarın Denizler altı yirmi bin fersahlar, Kaptan Grant'ın çocukları, İki yıl okul tatili, Esrarlı Ada, Balonla beş hafta, Seksen günde devri alem ve diğer sayamadığım kitaplarıyla geçti... Geçenlerde de sevgili dostum Nuray bana Jules Verne'un okumadığım "Yeşil Işın" kitabını hediye edince aklıma o çocukluk yıllarım geldi. Kitabı elime alıp arkasındaki açıklamayı okumaya koyuldum:
Jules Verne'in evreni ve bilimsel gelişmeleri, yeryüzünde yaşanan maceralarla süsleyerek anlattığı romanlarından Yeşil Işın, Kuzey Işıkları denilen doğa olayı üzerine kurulmuş. Kuzey Kutbu'ndaki manyetik alanın güneş ışınlarını etkilemesi sonucu gerçekleşen bu olay, 19. yüzyılda az sayıda insan tarafından biliniyordu. Kuzey Işıklarını görebilenlerin sayısı ise çok daha azdı.
Yeşil Işın'da bu ilginç doğa olayını görmek üzere yola çıkan bir grup meraklının maceraları anlatılıyor. Birçok başarısız denemenin ve heyecanlı olayın ardından sonunda başarıya ulaşan kahramanlarımız, şaşırtıcı bir sona ulaşıyor.
Jules Verne'in bilimsel zekasının yanı sıra nefes nefese okunan maceralar yazmaktaki ustalığını sergilediği Yeşil Işın'ı bir solukta okuyacaksınız.
Kitap İş Bankası Yayınları tarafından 2009 Dünya Astronomi Yılı nedeniyle üzerinde Astronomi Yılı 2009 logolu olarak basılmış. Kitabın üzerindeki logoyu görüp arkasını da okuduğumda heyecanlanıp hemen okumaya başladım. Kitabın tanıtıcı yazısında fark edildiği gibi Kuzey Işıklarından bahsediyor ve gayet de güzel bir şekilde bu olayları açıkılıyor. Kitapta daha 17 sayfa ilerlemedim ki üçüncü bölümün ilk paragrafında şunu okudum :
"Deniz ufkunda batan Güneş'i gözlemlediniz mi hiç? Yuvarlağının üst kenarı suya değerken batıp gittiği anda onu izlediniz mi? Büyük olasılıkla izlememişsinizdir. Ancak, ışın saçan yıldızın, gökyüzü, bütün sislerden arınmış, dupduru olduğu zaman, son ışınını gönderdiği anda ortaya çıkan görüngüyü fark ettiniz mi acba? Belki de hayır! Öyleyse, bu gözlemi yapabilme fırsatı bulduğunuzda-kırk yılda bir ortaya çıkar- beklendiği üzere gözünüzün ağ katmanına kızıl değil, 'yeşil' bir ışın çarpacaktır, ama bu, hiçbir ressamın kendi paletinde elde edemeyeceği, harika bir yeşildir; doğanın, ne bitkilerin binbir çeşit renginde, ne de en saydam denizlerin renginde elde edebildiği bir yeşildir! Eğer cennette yeşil varsa, bu o yeşildir işte ve hiç kuşkusuz, umudun gerçek yeşilidir o!"
Çok etkileyici fakat ortada garip bir durum var! Maceracılarımız bir gazetede gördükleri yukarıdaki ilanda bahsedilen ve "Yeşil Parlama" olarak da bilinen doğa olayının peşinden gitmeye kararlı görünürlerken kitabın arkasında "Kuzey Işıkları"(Aurora)ların peşinde koşan kişiler anlatılıyor. İlerleyen sayfalarda maceracılar, üzerine bu kadar methiyeler düzülen "Yeşil Parlama"dan vazgeçip "Kuzey Işıkları"na mı yöneliyorlardı acaba? Pek de olası görünmüyor... Kitabı okuyup bitirdiğimde de ortada herhangi bir Kuzey Işıkları meselesi olmadığı gördüm... İyi de bu kadar işgüzarlık nasıl olur? Kitabın editörü çeviriyi okumadan ve ya araştırmaya tenezzül etmeden kitabın arkasına yanlış bir konuda nasıl yazı yazabilir?(ya da yazılmasına göz yumabilir?) Yayınlarıyla piyasada oldukça prestije sahip bir yayınevi de bu şekilde çalışıyorsa artık kimden kaliteli işler bekleyelim? Neyse daha fazla sızlanmak istemiyorum, biz işimize dönelim...
Madem yayınevi doğru bir açıklamayı araştırıp yazmaya tenezzül etmemiş hazır konusu açılmışken Yeşil Parlama'yı biz konu edinelim.
Yeşil Parlama olarak bilinen olay, genellikle deniz gibi ufkun açık olduğu yerlerde gün batımı sırasında atmosferdeki kırılmalar nedeniyle Güneş'in üzerinde, Jules Verne'in edebi diliyle, cennete has bir yeşil rengin oluşmasıdır . 2007 Ocak ayında Bulutsu'da bir Yeşil Parlama fotoğrafı yayınlanmıştı ve ordaki yazıyı alıntılarsak parlamayı şöyle daha iyi açıklayabiliriz:
Yeşil Parlama (Telif Hakkı: Danilo Pivato - Bulutsu.org)
Güneş nasıl yeşil renge dönebilir? Gözlenebilmesi zor olan ve batan veya doğan güneş üzerinde oluşan anlık yeşil parlama, güneş ışığının havayuvar(atmosfer) tarafından bükülmesi veya kırılması nedeniyle meydana gelen bir olay olarak kayıtlara geçmiştir. Dünya'nın havayuvarı, güçsüz bir prizma gibi görev yaparak, beyaz güneş ışığını renklere ayırır ve kırmızıyı hafifçe bükerken, yeşil ve maviyi gittikçe artan açılarla büker. Gökyüzü temiz, güneş ufka yakın olduğunda, bazen güneşin hemen üzerinde sadece bir iki saniye süren yeşil bir parlama görülebilir.
Yeşil Parlama hakkında biraz detaylı araştırma yaptığımda olayın sadece atmosferdeki ışınların kırınım farklılıklarıyla değil, ayrıca atmosferdeki sıcaklık ve yoğunluk farklılıklarından kaynaklanan seraplarla da ilişkili olduğunu öğrendim. Atmosfer optiği ile ilgili harika fotoğrafların yayınlandığı AtmosphericOptics sitesine göre iki tip parlama görülüyor. Birincisi yukarıdaki fotoğraftaki tipte olan "Ufuk altı(Inferior) Yeşil Parlamalar", diğerleri ise Güneş tam batmadan hemen üzerinde beliren "Sahte(Mock) Yeşil Parlamalar". Bu parlamalar ve oluşumları hakkında detaylar için Atmospheric Optics sitesini mutlaka ziyaret etmenizi öneririm.
Soldaki iki parlama Güneş batmadan çekilen "Sahte Yeşil Parlama" örneği; sağdaki ise "Ufuk Altı Yeşil Parlama" (Telif Hakkı : Florian Schaaf - Atmospheric Optics )
Kitabı okuyacaklar için öykünün gidişi hakkında fazla konuşmayım. Eğer Yeşil Parlama yukarıda dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım şekliyle sizi etkilediyse kitabı alıp okumanızı öneririm. Ben de, böyle bir ışığı görebilmek için batı ufku açık ve dümdüz bir yere seyahat etmek ne güzel olurdu diye hayaller kurmaya devam edeyim...
Doğanın bize sunduğu en harika olanaklardan biri kuşkusuz, ışığın sonlu bir hıza sahip olması nedeniyle gökyüzüne baktığımızda zamanda yolculuk yapabiliyor olmamız. Saniyede yaklaşık 300 000 km hıza sahip ışık parçacıkları(foton) evrenin derinliklerinden milyarlarca yıl önce yola çıkıyorlar ve bizler de günümüzde teleskoplarımızı ve dedektörlerimizi gökyüzüne yönelttiğimizde onları toplayıp geçmişteki görüntülerini oluşturabiliyoruz. Astronomi biliminin büyük bir kısmı, kozmolojinin ise nerdeyse tamamı bu kavram üzerine kurulu... Evrende ne kadar derine bakarsak zamanda o kadar geriye bakmış olacağımızdan kolay bir mantıkla evrenin derinlerinde bir yerlerde ilk zamanlara ait ipuçları bulabileceğimizi çıkarabiliriz. İşte biliminsanlarının uzaydaki Hubble teleskobu ve yeryüzündeki büyük Gemini ve Keck teleskopları ile yapmaya çalıştıkları tam da bu! Fakat alınan görüntüler pek de tahmin edildiği gibi değil!
Evrende zaman yolculuğu yaparak ilk zamanlara dair bilgiler alabileceğimizi evrenin sonlu bir yaşının olduğunu kabul ederek biliyoruz.(Bu kabulün dayanakları için diğer makaleme göz atabilirsiniz) 13,7 milyar yıl önce bilinmeyen bir mekanizma ile oluşan evren, zaman geçtikçe çeşitli aşamalardan geçerek günümüzdeki haline geldi. İlk başta milyarlarca derece sıcaklıkta, yoğun bir gaz halinde olup yavaş yavaş soğuyarak günümüzdeki yıldız ve galaksilerin oluşabilecekleri ortam oluştu. Büyük Patlama'dan yaklaşık 200 milyon yıl sonra ilk yıldızlar, onu takip eden 1 milyar yıl sürecinde ise ilk galaksiler oluşmaya başladı. Evrendeki büyük ölçekli yapıların oluşum süreçleri astrofizik ve kozmolojide en hareketli konulardan biri ve her geçen gün konu hakkında yeni şeyler öğrenmeye devam ediyoruz.
Biliminsanları yukarıda bahsettiğim kaygılarla yakın zamanda teleskoplarını evrenin derinliklerine, bizden 11 milyar ışık yılı ötede bulunan genç galaksilere çevirdiler. Evrenin oluşumunun üzerinden daha 3 milyar yıl geçmeden ışınlarını uzaya saçan bu galaksilerin görüntülerini modern teleskoplarımızla rahatlıkla elde edebiliyoruz. Fakat alınan görüntülerde göze çarpan galaksiler biraz garip! Günümüzdeki galaksilerden 5 kat küçük olmalarına rağmen kütle olarak hemen hemen aynılar. Bir uçtan diğer uca 5000 ışık yılı çapında olan bu yapılar içlerinde Samanyolu ile karşılaştırılabilecek kadar büyük, 200 milyar Güneş kütlesi, kütleye sahip... Bu galaksiler nasıl oluştu ve daha zor bir soru bu galaksiler günümüzdeki daha büyük galaksilere nasıl bir evrim sonucunda dönüştü?
Solda Samanyolu(Milky Way) ve sağda bahsedilen küçük ve yoğun galaksinin karşılatırmalı görüntüsü (Kaynak : HubbleSite)
Bu tip sıkışık galaksilerle yakın çevremizde karşılaşmadığımızı belirten uzmanlar gördükleri şeyin ileride büyük bir galaksinin kalabalık ve yoğun çekirdeği olacak merkez bölge olduğunu düşünüyorlar. Bilindiği gibi günümüzde galaksilerin merkez bölgelerinde çok yoğun bir yıldız nüfusu ve süper-dev karadelikler bulunuyor.(Samanyolu'nun merkezindeki karadelik hakkındaki makale için tıklayınız) Bu düşünceye göre galaksilerin merkezleri, dev karadelikleriyle birlikte ilk olarak oluştular; ardından yavaş yavaş genişleyerek ve çarpışmaların etkisiyle günümüzdeki şekli aldılar.
Hubble tarafından geçen yıl yayınlanan bu görüntüde bizden 11 milyar ışık yılı ötede bulunan çapları 5ooo ışıklı kadar olan yoğun galaksiler görülüyor. Küçük olmalarına rağmen günümüz sliptik galaksileri kadar kütleye sahip olmaları kafa karıştırıyor...(Kaynak : HubbleSite)
Bu galaksilerin nasıl oluştuğuna dair bir düşünceye de geçen yıl benzer bir çalışmanın duyurusunda yer verilmişti. "Erken evrende karanlık madde ve hidrojen gazının etkileşimi sonucunda böylesine yoğun ve alışılmadık galaksiler oluşmuş olabilirler" deniyordu açıklamada. Evrenin %25'ini oluşturduğu düşünülen ve normal madde ile etkileşime girmeyen bu "egzotik" maddenin güçlü kütle çekimsel etkisiyle kapana kısılan hidrojen gazı sıkışarak hızlı bir şekilde yıldız oluşum sürecine girmiş olabilir.
Bir sanatçının gözüyle böyle yoğun bir galakside bir yıldızın çevresindeki gezegenden gökyününün nasıl görünebileceğine dair bir çizim (Kaynak : HubbleSite)
Astronomlar bu galaksiler ve daha da erken yapılar hakkında bilgiler edinmek için daha da derinlere bakmaları gerektiğini söylüyorlar. Geçtiğimiz aylarda yapılan servis görevinde Hubble'a yerleştirilen Geniş Alan Kamerası 3'ün(Wide Field Camera 3) bu gibi gözlemleri daha da detaylı hala getirmesi ve bu nispeten karanlık erken evreni aydınlatması bekleniyor.
İstanbul'un yapay ışıklarla "süslü" gökyüzünde, Ay ilerleyen hilal evresinde... Yıldızların parlak olanları dışında seçilebilenler çok az; bir çok takım yıldızını çizmeye çalışırken hep bir ucundan eksik kalıyor...Ama gökyüzü aşkımızdan eksik olan bir şey yok. Yine bir İTÜ Astronomi Kulübü ve Gökyüzü Gönüllüleri çalışması dahilinde 29 Haziran gecesi Işık Lisesi'nin Erenköy Kampüsü'nde gözlem partisi gerçekleştirdik.
Işık Lisesi, ismi Fevziye Mektepleri olarak da geçen özel bir okul. Erenköy kampüsünde ortaöğretim ve fen lisesinin de içinde bulunuduğu geniş bir kampüsü var. Okulun içinde büyük bir sabit planetaryum var ve astronomi seçme dersleri için bir astronom okulda görev yapıyor. Geçtiğimiz hafta okulda gerçekleştirilen Bilim Şenliği'nin kapanışı olarak planlanan bu gözlemde katılımcı olarak öğretmenler, öğrenciler ve velileri bulunuyordu.
Gökyüzü kararmadan önce arkadaşım Utku ve Nuray ile okula gelip bize gösterilen alana teleskoplarımızı kurmaya başladık. Teras katta gözlem alanı peluş yastıklar ve müzik sistemi ile donatılmıştı bile. Biz de elimizdeki 3 teleskobu ortadaki alana kurduk. Bahsettiğim teleskoplardan biri 8"'lik 800mm odaklı bir Newtonian, 80mm Meade mercekli ve 60mm mercekli Bresser teleskop.
Hava kararmaya başladığında biz de gözleme başladık. Öncelikli olarak katılımcıları etrafımızda bir çember oluşturmalarını sağlayarak genel gökyüzü ve amatör astronomi ile ilgili bilgiler verdik. Ardından ilk hedefimiz Ay'a teleskoplarımızı yönlendirerek gözleme başladık. Her üç teleskopta da farklı büyütme oranları kullanarak katılımcıların teleskoplar arasındaki farkı görebilmelerini sağlamaktı amaç. En büyük teleskoptaki detaylar herkesi şaşırtmaya yetti. Özellikle bir çok kişiyi gösterdiğimiz görüntünün resim olmadığına inandırmakta güçlük çektik! Bir gökcismini fotoğraflardan görmek ile kendi gözünüzle görmek arasındaki bariz farkı tepkilerden açıkça görebildik.
Nuray, 60mm'lik teleskop ile katılımcılara Ay keyfi yaptırıyor
Ardından lazer gösterimizle kutup yıldızını bularak gökyüzünde yol bulmayı gösterdik. Artık en azından herkes kuzey yarım kürede ıssız bir adaya düştüğünde yolunu bulmasını öğrendi :) İkinci hedefimiz bütün miniklerin sabırsızlıkla beklediği gezegen Satürn idi... Satürn için beklentileri olabildiğince karşılamak için 8"liği kullandık fakat gözleme başlamadan önce kitaplarda, dergilerde görülen fotoğrafların Hubble tarafından çekildiğini söyleyip beklentileri biraz olsun azalttık. Böylece okülerden baktıklarında küçük sarı bir yuvarlak ve üzerindeki çizgi şeklindeki halkalar çoğu kişiye yetti arttı bile. Bu, görenlerin tekrar dönüp sıraya girmelerinden rahatlıkla anlaşılabiliyordu.
Dünyanın dönüşü sebebiyle görüntü sürekli hareket ediyor. Teleskobun takip motorunu çalıştırmadığımızdan arada sırada düzeltme yapmak durumunda kaldık...
Veliler de en az çocukları kadar heyecanlılar
Saatler ilerlediğinde rüzgarın da etkisiyle yavaş yavaş katılımcı sayısı azaldı ve bir kaç meraklı aile ve öğretmenlerle başbaşa kaldık. Ay ve Satürn'ün yanında bir de Herkül takım yıldızındaki ünlü küresel yıldız kümesi M13 ile geceye renk katalım istedik. Okülerden küçük bir alanda hafif buğulu bir yıldız bölgesi gibi görülen küme, büyütmeyi arttırdıkça teleskobun da çözme gücü sayesinde detaylarını bize sergiledi. Gece 11 olduğunda artık toparlanma vaktiydi...
Meraklı minikler Satürn'e bakıyor
Meraklı çocukların teleskoptaki görüntülere hayret ve hayranlıkla bakışları, ilgili soruları bize gece boyunca hiçbir yorgunluk hissettirmedi. Okul yönetiminin gece sonunda verdikleri plaketler ise aldığım ilk plaket olması sebebiyle benim için çok anlamlıydı ama üzerindeki ismin bir hatayla "Akif" yazılmış olması plaketi gerçekten benim aldığıma başkalarını inandırmakta zorluk çıkartabilir gibi duruyor :) GÖKGÜNCE
Hubblecast 27: What has Hubble taught us about the planets? Yükleyen spacetelescope_org. - Dünyadan haber videoları Şehir ışıklarından uzakta Ay’ın olmadığı açık bir gecede, gökyüzünü bir baştan öbür başa kuşatan puslu, parlak bir şeriti sık sık görebiliriz. Eski insanlar bunu sütyolu “Milkway” olarak isimlendirmişlerdir. Bugün, bu puslu şeritin Güneşin de içinde bulunduğu birkaç yüz milyon yıldızı içeren, disk şeklinde bir görünüm olduğunu biliyoruz.
Bir teleskop ile Samanyolunu inceleyen ilk astronom Galileo, Samanyolunun sayısız yıldızlardan ibaret olduğunu keşfetti. 1780`li yıllarda William Herchel gökyüzünün 683 bölgeye ayırıp, bu bölgelerin her birindeki yıldızları sayarak Güneş’in Galaksideki yerini çıkarmaya çalıştı. Hershel, Galaksinin merkezine doğru yıldızların sayıca, büyük yoğunlukta olduğunu daha küçük yıldız yoğunluklarının ise Galaksinin sınırına doğru görüleceğini düşündü. Fakat, tüm Samanyolu boyunca kabaca, aynı yıldız yoğunlukları buldu. Buradan hareket ederek, Güneş’in Galaksimizin merkezinde bulunduğunu ortaya çıkardı. 1920` li yıllarda Hollandalı Astronom Kapteyn, çok sayıdaki yıldızların parlaklığını ve hareketlerini analiz ederek, Herschel`in görüşlerini doğruladı. Kapteyn`e göre Samanyolu yaklaşık 10 kpc (kiloparsek) çapında ve 2 kpc kalınlığında olup merkezi civarında Güneş bulunmaktadır. Hem Herschel hem de Kapteyn Güneş’in Galaksimizin merkezinde olduğu fikrinde yanıldılar. Trumpler, yıldız kümeleri ile ilgili çalışmalarında uzak kümelerin beklenildiğinden daha sönük göründüklerini keşfetti. Sonuç olarak, Trumpler yıldızlar arası uzayın mükemmel bir vakum olmadığını uzak yıldızlardan gelen ışığı absorblayan, toz ortamın olduğu sonucunu çıkardı. Bu toz partikülleri Galaksi düzleminde yoğunlaşmıştır.Yıldız ışığının, yıldızlararası ortam tarafından absorblanması sönükleşme olarak bilinir. Galaksi düzleminde yıldızlararası sönükleşme kiloparsek başına 2.5 kadirdir. Bir başka ifade ile, Dünya’dan 1 kpc uzakta, Samanyolunundaki bir yıldız yıldızlararası sönükleşmeden dolayı 2.5 kez daha sönük görülür. Galaksi merkezinde olduğu gibi yoğun yıldızlararası bulutların bulunduğu bölgelerde sönükleşme derecesi büyüktür. Gerçekte, görünür dalgaboylarında Galaksimizin merkezi bir bütün olarak görülemez. Herschel ve Kapteyni yanıltanda bu yıldızlararası sönükleşme idi. Sadece Galaksimizdeki en yakın yıldızları gözlemişlerdi. Üstelik yıldızların çok büyük bir kısmının Galaksimizin merkezinde bulunduğu fikrine sahip değillerdi. Yıldızlararası toz Galaksimizin düzleminde yoğunlaştığından dolayı, yıldızlararası sönükleşme buralarda daha çoktur. Shapley’in öncülüğünü yapmış olduğu, pek çok Astronom, Güneş’in Galaksi merkezinden olan uzaklığını ölçmeye giriştiler. Shapley, bugün için kabul edilen 28,000 ışık yılı bir uzaklığın yaklaşık üç katı kadar bir uzaklık hesapladı. Galaksi merkezi etrafında, su mazerleri ihtiva eden gaz bulutlarından elde edilen radyo gözlemlerine dayanan son hesaplara göre ise yaklaşık 23,000 ışık yılı bir uzaklık bulunmuştur. Galaksi merkezine olan uzaklık, diğer özelliklerin tespit edilebilmesinde bir ölçüdür. Galaksimizin disk kısmı 80,000 ışık yılı çapında 2,000 ışık yılı kalınlığındadır. Galaksimizin çekirdeği, yaklaşık 15,000 ışık yılı çapında olan merkezsel bulge (şişkin bölge) ile çevrilmiştir. Bu şişkin bölgenin şekli küreseldir (Şekil 1).
Şekil 1. Galaksimizin yandan görünüşü. Galaksimizin üç büyük bileşeni vardır: İnce Disk, Şişkin bölge ve Halo tur. Disk gaz ve tozdan oluşur.
Bugün için, Galaksimize ait altı tane bileşenden söz edilmektedir. Bunlar; İnce Disk, Kalın Disk, Halo, Şişkin Bölge, Karanlık Halo ve Yıldızlararası ortamdır. Karanlık halo ve yıldızlararası ortamın dışında bu bileşenlerde farklı türden yıldızlar bulunmaktadır. Halodaki yıldızlar, yaşlı ve metal bakımından fakirdir. Astronomlar bu yıldızları popülasyon II yıldızları olarak adlandırırlar. Halo çok az toz ve gaz ihtiva eder. Küresel kümeler ve RR Lyrae değişen yıldızları bu bileşende bulunmaktadır.
Diskte bulunan yıldızlar ise, Güneş gibi genç ve metal bakımından zengin yıldızlardır. Bunlara popülasyon I yıldızları denir. Disk bileşeninde, çok miktarda gaz ve toz bulunur. Açık kümeler, emisyon nebulaları bu bileşenlerde bulunur.
Galaksimizin diskinin mavimtrak olduğu anlaşılmıştır. Çünkü, diskten gelen ışıkta genç ve sıcak yıldızların radyasyonu hakimdir. Merkezdeki şişkin bölge popülasyon I ve popülasyon II yıldızlarının bir karışımını içermektedir. Bu bölge kırmızımtrak görülür. Nedeni ise, Galaksimizin bu bölgesinde daha soğuk kırmızı dev yıldızları bulunmaktadır. Galaksimizin düzleminde yıldızlararası toz, yıldızlardan gelen ışığı absorbladığı için Galaksimizin disk kısmının yapısının anlaşılması, radyo astronominin gelişmesine kadar beklemiştir.
Radyo dalgaları, uzundalgaboylu oldukları için yıldızlararası ortamda absorblanmaya ve saçılmaya uğramadan bize kadar ulaşabilirler. Radyo ve optik gözlemler, Galaksimizin gaz ve tozdan ibaret spiral şekilli kollara sahip olduğunu ortaya çıkardı. Hidrojen evrende en bol bulunan elementtir. Hidrojen gazı gözlemlerinden Galaksimizin disk yapısı hakkında önemli ipuçları tespit edilmiştir. Hidrojen atomu, bir proton ve bir de elektrondan meydana gelir. Hidrojen atomu nötr halde yani elektronu temel seviyede iken, elektron ile aynı yönde (paralel) veya ters yönde (anti paralel) dönebilir. Proton ve elektron birbirine göre paralel döndüğü zaman ortamın toplam enerjisi, proton ve elektronun anti paralel döndükleri zaman ki toplam enerjisinden daha büyüktür. Protona göre paralel dönme hareketinde bulunan elektrona herhangi bir etkide bulunulursa, dönme yönü değişir. O zaman atomun toplam enerjisinde bir azalma meydana gelir. İşte bu sırada 21 cm dalgaboyunda bir ışınım yayınlanır (Şekil 2). Galaksimizin 21 cm deki görüntüsü Şekil 3 te gösterilmiştir.
Şekil 2. Hidrojen atomunun ince yapısı.
Şekil 3. Galaksimizde bulunan atomik hidrojenin neden olduğu 21 cm lik ışınımın görüntüsü.
1951 de Harvard da Astronomlar yıldızlararası ortamdaki 21 cm lik bu radyo ışınımını tespit ettiler. Bu radyo ışınımı, (Şekil 4) den de görüleceği üzere, Galaksi diskinde 1,2,3 ve 4 noktalarındaki hidrojen bulutlarından gelmektedir. Galaksimizin farklı bölgelerindeki gazlardan gelen radyo ışınımları farklı dalgaboyları ile radyo teleskoplara ulaştığından, değişik gaz bulutlarını seçip ayırmak ve böylelikle Galaksimizin bir haritasını çıkartmak mümkündür. Galaksimizin 21 cm lik radyo gözlemlerinden, nötral hidrojen gazından itibaren, birçok yay biçiminde kollar çıkarılmıştır. Galaksimizin spiral yapısına ait en önemli ipuçları O , B yıldızları ve H II bölgelerinin haritalanmasından elde edilmiştir. Ayrıca, karbonmonoksit (CO) i htiva eden molekül bulutlarındaki radyo gözlemleri, Galaksimizin uzak bölgelerinin haritasını çıkartmak için kullanılmıştır.
Şekil 4. Galaksimizin haritalanmasında kullanılan bir teknik.
Bütün bu gözlemler, Galaksimizin spiral bir kola sahip olduğunu göstermektedir. Güneş, Orion kolu olarak isimlendirilen spiral kollardan birinde bulunmaktadır. Sagittarius kolu, galaksi merkezi doğrultusunda bir yerdedir. Bu kol, yaz aylarında Samanyolunun Scorpius ve Sagittarus boyunca uzanan kısmına bakıldığında görülebilir. Kış aylarında ise Perseus kolu görülebilir. İki büyük koldan diğer ikisi ise Centaurus ve Cygnus koludur.
Spiral kollar, Galaksinin döndüğünü akla getirmektedir. Galaksimiz dönmese idi, bütün yıldızlar Galaksimizin merkezine düşerdi. Galaksimizin dönmesini hesap etmek zor bir iştir. Hidrojen gazından yayınlanan 21cm lik radyo gözlemleri, Galaksinin dönmesi hakkında önemli ipuçları sağlar. Bu gözlemler, Galaksimizin katı bir cisim gibi dönmediğini oldukça diferansiyel olarak döndüğünü açık olarak göstermektedir. İsveçli Astronom Lindblad, Galaksi merkezi etrafında yörüngesi boyunca Güneş’in hızının 250 km/sn olduğunu çıkarttı. Güneş bu hız ile Galaksimizin etrafını ancak 200 milyon yılda dolanabilir. Bu da Galaksimizin ne kadar büyüklükte olduğunu gösterir. Güneş’in Galaksimizin etrafındaki yörüngesini bilirsek, Galaksimizin kütlesini Keplerin üçüncü kanunundan hesaplayabiliriz.
Buradan Galaksimizin kütlesinin, Güneş’in kütlesinin 1.1×1011 katı olduğu bulunmuştur. Bu kütle çok küçüktür. Çünkü Kepler kanunu, bize sadece Güneş’in yörüngesi içersindeki kütlesini verir. Güneş’in yörüngesinin dışarısındaki madde, Güneş’in hareketinin etkilemez ve böylelikle Keplerin üçüncü kanununa yansımaz. Bugün, hala Galaksimizin gerçek sınırı tespit edilemedi mutlaka şaşırtıcı bir madde miktarı, Galaksinin halosunun çok ötesinde uzanan küresel dağılım halinde Galaksimizi kuşatmalı. Bu maddeden dolayı, Galaksinin toplam kütlesi en azından Güneş kütlesinin 6 x 1011 katı veya daha fazla olabilir. Galaksimizin halosunun ötesindeki bu madde çok karanlıktır. Bunun için bu bölgeye “Karanlık Madde” adı verilir. Bu bölgede yıldız yoktur, ve varlığı çekim kuvvetinin varlığından anlaşılmaktadır.
SPİRAL YAPININ AÇIKLANMASI
Spiral kolların varlığı yılladır astronomları şaşırtmıştır. Birçok Galaksi H II bölgeleri ve O, B yıldızlarının bulunduğu yay şeklindeki kollara sahiptir. Spiral kollar farklı görünüşlere sahiptir. Bazı galaksiler flocculent (topaklanmış) spiraller olarak isimlendirilirler bunlarda spiral kollar geniş, karışık ve belirgin değildir. Bazı galaksilerde ise bu kollar ince ve çok belirgindir. Bu spiral kolların görünüşünden şu söylenebilir; Bir Galaksinin spiral yapısının ortaya çıkması için birden fazla mekanizma olmalıdır.
“Kendini Besleyen Yıldız Oluşumu” teorisi ve Galaksinin diferansiyel rotasyonu da göz önünde bulundurulursa, spiral kolların nasıl oluştuğu şu şekilde açıklanabilir. Başlangıç da spiral kollara sahip olmayan bir galaksi diskinin herhangi bir yerdeki yoğun yıldızlararası bulutta yıldız oluşumunun başladığnı düşünelim. Bu bulutta sıcak, kütleli yıldızlar oluşur oluşmaz bunların yaydığı radyasyon, gazda ilave bir yıldız oluşumunu başlatarak civarındaki bulutsuyu sıkıştırır. Bu büyük kütleli yıldızlarda, sonunda süpernova patlaması olur. Bu süpernova patlaması ile yayılan şok dalgaları yıldız oluşumunu destekleyen yıldızlararası ortamı sıkıştırır. Yıldız oluşumu bölgeleri büyüdükçe, Galaksinin diferansiyel rotasyonu iç kısımları dış kısımlara doğru iter. Böylelikle, O, B yıldızlarının kümelenmesi ve parlayan bulutsu, bir spiral kol oluşumuna neden olur.
Yıldız oluşumlarının çoğalması ile meydana gelen spiral kollar bir galaksiyi gelişigüzel bir şekilde, boydan boya kuşatır. Spiral kolların ufak tefek parçaları ancak genç yıldızların oluştuğu bölgelerde görülürken, büyük kütleli yıldızların öldüğü diğer bölgelerde görülmezler.
Böylece Galaksiler çok belirgin olmayan spiral kolları ile düzensiz bir görünüşe sahiptirler. Düzenli görünüşe sahip diğer Galaksilerin spiral yapısını açıklamak için ise alternatif başka bir görüş vardır.
YOĞUNLUK DALGALARI
1920 li yıllarda Lindblad bir Galaksideki spiral kolların, yıldızlar arasında hareket eden sürekli bir yapıya sahip olduğunu önerdi. Örneğin, okyanustaki dalgalar su yüzeyini bir baştan öbür başa hareket ettirirken, tek tek su moleküllerinde küçük daireler halinde aşağı yukarı hareket ederler. Esasında suyu bir baştan öbür başa kat eden dalgalardır. Su molekülleri ise dalgalar ile birlikte hareket eder. Lindbland, Bu benzetmelerden yola çıkarak, spiral yapının yoğunluk dalgaları ile açıklanabileceğini ileri sürdü.
Bu yoğunluk dalga teorisi 1960 lı yıların ortalarında Amerikalı Astronomlar Lin ve Shu tarafından ayrıntılı bir şekilde hazırlandı ve matematiksel olarak ifade edildi. Lin ve Shu, bir Galaksinin diski içersinden geçen yoğunluk dalgalarının, geçici olarak bir madde birikimine sebep olabileceği üzerinde durdular.Bu sebepten, bir spiral kol, maddenin geçici olarak artması veya sıkışması şeklinde yorumlanabilir.
Bir Galakside bir yoğunluk dalgasının etkisinin nasıl gösterdiğini daha iyi anlamak için okyanus örneğini bir kere daha gözden geçirelim. Eğer su moleküllerine dışarıdan bir etki yapılmamışsa okyanusun yüzeyi çarşaf gibi olur. Fakat su molekülleri sürekli pertürbasyon olarak isimlendirilen rüzgar gibi tedirginliklerden etkilenir. Bu pertürbasyon sonucu sudaki moleküller birbirlerini iterek bir su dalgasını oluşturur. Okyanus yüzeyindeki bu su molekülleri küçük eliptik yörüngelerde hareket ederler. Bu durum (Şekil 4a) da görülebilir. Bir Galaksideki, yıldızlar birbirlerinden çok büyük uzaklıklarda bulunduğundan dolayı yıldızlar arasında çarpışmalar olmaz. Bununla beraber, birbirlerini çekimlerinden dolayı etkiler. Su veya ses dalgalarında moleküler kuvvetler moleküllerin hareketlerini etkilerler. Bir Galakside ise, çekim kuvveti yıldızlar arasındaki etkileşimlere neden olur. Bu yıldızın Galaksi merkezi etrafındaki yörüngesi daire ye yakındır. Fakat Galaksideki madde, yıldızın yörüngesinden sapmasına neden olan küçük gravitasyonel pertürbasyonlar meydana getirir.
Şekil 4. Su ve kinematik dalgalar.
Bir su molekülünün okyanus yüzeyinde yükselip alçalması gibi yıldız da bozulmamış yörüngesi etrafında ileri geri salınımlarda bulunur. Lindbland bu salınım (osilasyon) ları, küçük bir epicycle ile açıklamıştır. Bu (Şekil 4b) den görülebilir. Epicycle orjinal yörüngesi boyunca saat yönünde hareket ederken, yıldız epicycle civarında saat yönünün tersinde hareket eder. Sonuç da yıldızın yörüngesi, hareket halinde elipse benzer bir eğri olur. Doğal olarak, bu yıldızın gravitesi diğer yıldızların hareketini etkiler. Bu gravite etkisi, bir yıldız yörüngesinden diğerine doğru yayılan “Kinematik Dalga” olarak isimlendirilen bir dalga tedirginliği yaratır.
Kalnajs, (Şekil 4b) de önerildiği gibi yıldızların eliptik yörüngelerinin rastgele yönlenmediğini, bunun yerine yörüngeler arasında sıkı bir ilişkinin var olduğunu önerdi. Çünkü her bir eliptik yörünge komşu diğer yörüngeye belli bir açı ile meyillidir ve sonuç da (Şekil 4b) de gösterildiği gibi spiral bir yapı ortaya çıkar. Bu spiral yapı, elips yörüngelerin birbirine en yakın olduğu yerlerde ortaya çıkar. Yıldız sayısının geçici artışı yıldızlararası gaz ve toz da büyük bir etki yaratır.Yıldızların çoğalması spiral kolda gravitasyonel çekimin artmasına sebep olur. Bu gravitasyonel kuvvet, yavaş hareket eden büyük kütleli yıldızlar üzerinde hemen hemen bir etki yapmaz. Bununla beraber yıldızlararası ortamdaki hafif atomlar ve moleküller, gravitasyonel çekime uğrayarak bir yoğunluk dalgası tepesi oluştururlar. Kalnajsın spiral yapı modeline göre, yoğunluk dalgaları galaksideki madde içersinde yıldızların hareketinden daha yavaş olarak aşağı yukarı 30 km/sn hız ile hareket eder. Bununla birlikte, yıldızlararası gaz, 10 km/sn (bu yıldızlararası ortamda ses hızıdır) bir hız ile küçük bir sıkışma meydana getirebilir. Bu meydana gelen yoğunluk dalgası süpersoniktir. Çünkü yıldızlararası gazdaki hızı, bu gazdaki ses hızından daha büyüktür. Yoğunluk dalga teorisi düzenli spiral yapıların birçok özelliğini açıklar. Spiral yoğunluk dalgaları galakside hızla ilerleyerek ölen yıldızlardan arta kalan gaz ve tozları bir nebula haline sıkıştırarak yeni yıldızların oluşmasına neden olur. Yaşlı yıldızların ölümünden geriye kalan madde ağır elementler bakımından zenginleştiği için yeni oluşan yıldızlar metal bakımından zengindir. Galaksideki spiral yapı hakkındaki tüm problemler çözülememiştir. Birçok Astronom yoğunluk dalga teorisinin doğru bir teori olduğunu savunmaktadır. Fakat yine de bu teori ile ilgili bazı tereddütler var. Örneğin; bu yoğunluk dalgaları, yıldızlararası gaz ve tozu sıkıştırmak için büyük bir enerji harcarlar. Yoğunluk dalgalarının yayılması için devamlı, bir enerjinin takviye edilmesi gerekir. Bu enerjinin nereden geldiği pek anlaşılamamıştır. Ancak Galaksilerin çekirdekleri, bu enerjinin geldiği yerler olarak görülebilir. Başka bir olasılık ta, iki Galaksinin çarpışmasıdır. İki Galaksi birbiri ile çarpıştığında, Galaksi bir spiral yapıyı meydana getirecek şekilde diğerini etkiler.
GALAKSİMİZİN MERKEZİ
Galaksimizin merkezi (Şekil 5), Sagitarius (Sgr A) olarak bilinmektedir. New Mexicodaki VLA radyo teleskobu ile elde edilen ayrıntılı radyo görüntülerinden Sgr A nın iki koldan ibaret olduğu görülmüştür. Sgr A Batı ve Sgr A Doğu (Şekil 6) SgrA Batı, termik diğeri ise termik olmayan radyasyon yayınlar. Termik kısımda iyonlaşmış hidrojen vardır. Bu iyonlaşmış gazın sebebi anlaşılamamıştır. Bunu açıklayabilen iki mekanizma ileri sürülmüştür. Sıcak O, B yıldızları ve Galaksi merkezindeki çok yüksek bir enerji kaynağı. Ayrıca, Sgr A batı kolunun merkezinde termik olmayan çok küçük bir kaynak tespit edilmiştir. Buna Sgr A* denmektedir ve bunun Galaksimizin merkezi olduğu iddia edilmektedir. Bununla birlikte kızılötesi uydusu (IRAS) ile elde edilen gözlemlerden, IRS16 kaynağının da Galaksimizin merkezi olduğu ileri sürülmektedir. Sgr A* ile IRS 16 arasındaki açısal uzaklık birkaç yay saniyesi mertebesindedir. Bugün için Galaksi merkezinin Sgr A* mı yoksa IRS 16 mı olduğu hala tartışılmaktadır. Bu gözlemlerden, Galaksimizin merkezinin bir spiral yapıya sahip olduğu anlaşılmıştır. Merkezdeki bu spiral yapının Galaksimizin spiral yapısı ile bir ilgisi yoktur. Galaksi merkezinden itibaren 2 ila 8 pc arasında moleküllerin bulunduğu bir disk bölgesi vardır. Bu bölgeye “Molekül diski” denir. Merkezden itibaren 700 pc uzaklıktaki ekseni etrafında hızla dönen bir “Çekirdek disk” vardır.
Şekil 5. Galaksimizin merkez bölgesi. Birinci fotoğraf Galaksimizin 50 derece büyüklüğündeki alanına aittir. Ortadaki fotoğraf aynı alanın IRAS teleskobundan alınan görüntüsüne, ve üçüncü fotoğrafta kırmızıötede Galaksimizin merkeze bölgesine aittir.
Şekil 6. Galaktik merkez çevresindeki moleküller bulut. HCN emisyonun neden olduğu ışınım sayesinde görülen yapı, galaktik çekirdeğin moleküller bulutlar ile sarılı olduğunu gösteriyor. Bu halka 15 ışık yılı çapında, 300 K sıcaklığında gaz ile 80 K sıcaklığındaki tozdan oluşmaktadır.
Gerek merkezdeki spiral yapının oluşumunu açıklayabilen, gerekse yüksek hızlı gaz ve tozu Galaksi merkezi etrafında tutan birşey olmalı, yapılan dinamik hesaplardan 2 x 106 Güneş kütlesindeki bir cisim, bu gazın yıldızlararası uzaya uçup gitmesini engellediği ileri sürülmüştür. Bu da kompakt süper kütleli bir karadeliktir. Diğer birçok Galaksinin çekirdeklerinde de meydana gelen olağanüstü aktiviteyi keşfeden astronomlar, bu Galaksilerin merkezlerinde süper kütleli bir karadeliğin olabileceğini söylemektedirler.
Galaksimizin merkezinde 511 Kev ve 1.8 Mev mertebesinde Gama enerjisinin geldiği tespit edilmiştir. Bu 1.8 Mev lik Gama enerjisi Al26 nın bozulmasına karşılık gelmektedir. Al26 ağır bir elementtir. ve süpernova patlaması sırasında meydana gelebilir. O halde Galaksimizin merkezinde bir süpernova patlaması olmuştur ve büyük bir olasılıkla patlama sonucunda da bir karadelik meydana gelmiştir.
Bununla birlikte, birçok astronom Galaksimizin merkezinde süper kütleli bir karadeliğin olabileceği fikri ile uyum içinde değildir. Buna delil olarak, Galaksi merkezinin kızılötesi bir görüntüsünü elde eden Avustralyalı astronom Allen, süperkütleli bir karadeliğin varlığını gösteren birşey görememişti.
Bugün için astronomlar hala Galaksi merkezini daha iyi anlamak için araştırmalarını sürdürmektedirler. Önümüzdeki yıllarda Dünya yörüngesine oturtulacak astronomik amaçlı uydular ile Galaksimizin merkezi ile ilgili gizemler ortaya çıkarılabilecek mi göreceğiz.
Bilim adamlarının, 12 Aralık 1970 tarihinde Kenya kıyılarından ilk X-ışın uydusu “Uhuru” yu uzaya fırlatmaları ile, astronominin uğraşı alanı daha da genişledi. Uydu, kısa bir zaman içinde düzinelerce X-ışın kaynağı bulmasına rağmen bu sayıyı ilk iki yıl içinde 339 a çıkarttı. Bulunan bu kaynakların çoğunun şiddeti düzenli iken, az miktarda bulunan diğer X-ışın kaynaklarının şiddeti oldukça düzensiz idi.
Astronomlar yeni kaynakları anlamaya çalıştılar. Onlar için sorun, X-ışınlarının kaynağının ne olduğu idi! X-ışın gözlemlerinden elde edilen koordinatların optik yolla gözlenmesi ile çift yıldızların böyle bir elektromanyetik ışınıma neden olabileceği anlaşıldı. Bununla birlikte gözlemler çift yıldızlardan birinin oldukça sönük olduğunu gösteriyordu. Teorisyenler, X-ışınlarının açıklanabilir bir modelini kısa bir zamanda formülize edip, ortak bir tahminde birleştiler. Görünür yıldızın yüzeyindeki madde, görünmeyen bileşeninin etrafındaki bir yörüngeye çekiliyordu. Çekilen bu madde helozonik bir yol ile görünmeyen bileşenin üzerine ışık hızına yakın bir hızla düşerek, X ışın üretimine neden oluyordu.
Ama görünmeyen bu bileşenler neydi? Astronomlar o zamanlara kadar yeni birkaç “nötron” yıldızı bulmuşlardı. Bu nötron yıldızları Güneş’in kütlesinin 1.4 ile 3 katı arasında bir kütleye sahipken, genişlikleri birkaç kilometreyi geçmiyordu. Buradan anlaşılacağı gibi, böyle büyük bir kütlenin, böyle küçük bir hacime sığması ile yıldız yoğunluğu inanılmaz bir şekilde artıyordu. Bu da çevresinde oluşturduğu inanılmaz çekim kuvvetini açıklayabiliyordu. Bu yolla yapılan açıklamalarla X-ışın çiftlerinin doğasının çözüldüğü zannedildi.
Daha sonra, kaynakların farklı olduğu görüldü ve herşey değişti. Astronomlar, keşfedilen bir X-ışın kaynağının, 9. kadirden HDE 226868 adlı mavi bir yıldızla ilişkisini keşfettiler. Paul Murdin ve Louise Webster gözlemlerden yıldızın kütlesini, Güneş kütlesinin (Mo) 23 katına eşit olduğunu buldular. Bu yıldız, bir çift yıldız sisteminin parçasıdır. Sistem, Güneş’ten 8,200 ışık yılı uzaklıkta bulunmakta ve sistemin üyeleri birbirleri etrafında 5.6 günlük bir peryot ile dönmektedirler.
Astronomlar sistemin görünmeyen bileşeninin kütlesini, HDE 226868′ nin gözlemlerden elde edilmiş kütle değeri ile dönme peryodundan itibaren hesapladılar. Bu görünmeyen bileşenin kütlesi, Güneş kütlesinin 10 katına eşitti. Bulunan bu değer bir nötron yıldızının kütlesinden oldukça büyüktü. O zaman bu bir “kara delik” olmalıydı! (Şekil 1)
Şekil 1. Bir çift sistemde kara deliğin yoldaş yıldızla oluşturduğu pozisyonu.
Elde edilen bu değer astronomları heyecanlandırdı. Kara delik veya en azından yoğun görünmeyen yıldızlar, 1784′de İngiliz astronom John Michell tarafından önerilmişti. Ama böyle yıldızların var olabileceği ise 1939′da Robert Oppenheimer ve onun öğrencisi Hartland Snyder tarafından gösterilmişti.
Oppenheimer, araştırma sonuçlarının bilim dünyasında yayınlamasıyla, çevresinden büyük tepkiler gördü. Kara deliklerin sahip oldukları bu özellikler o güne kadar bulunan fizik teorilerine oldukça ters idi. Peki neydi bu farklı özellikleri? Büyük kütleli yıldızlar korlarındaki yakıtlarını bitirmeleriyle, koru dengede tutan nükleer kuvvet ve dolayısıyla iç basınç kaybolur. Böylece yıldızın korunda bulunan ağır elementlerin çekim kuvveti üstün gelerek yıldızın kendi içine çökmesine yol açar. Çekimsel çökme kaçınılmaz sona doğru ilerledikçe yıldızda üretilmiş olan ışık ışınları yıldızın yüzeyine doğru çekilir. Sonunda çökme öyle kritik bir aşamaya ulaşır ki, artık yıldızdan hiçbir ışık ışını kurtulamaz. Çöken yıldızın ışığının bile kaçamayacağı boyutlara değin büzüldüğünde yıldız, kendi “olay ufkunun” altında kalır (Şekil 2). Olay ufku, ardında ne olup bittiğini bilmediğimiz bir duvar gibidir. Bu ufkunun içinde kalmış madde ve enerji sanki, evrenden izole olmuştur ve buradan hiçbir şey kaçamaz.
Şekil 2. Bir kara deliğinin iç yapısı.
Astronomlar uzun araştırmalardan sonra ilk kara delik adayı olan Cyg X-1 i Uhuru uydusunun gözlemleri sayesinde keşfettiler (Şekil 3). Onlara göre X-ışınları, çift sistemin dev yıldızının yüzeyinden gelen maddenin kara delik adayı Cyg X-1 in yüzeyine düşmesi ile oluşuyordu. 1970′lerin başlarında, X-ışın kaynaklarının çoğunun hala tam olarak ne olduğu belirlenememişti. 1978′de Nasa’nın, Einstein X-ışın uydusunu uzaya yerleştirmesi ile astronomlar o güne kadar keşfedilmemiş 1000 yeni X-ışın kaynağı buldular. Bulunan bu kaynakların bazıları şüphesiz kara delik olabilirdi ama astronomların bu kaynaklar hakkındaki çalışmaları onların birer nötron yıldızı olduğunu gösteriyordu. Nötron yıldızlarının sayıları bu gözlemlerle günden güne artarken, kara delik adaylarının sayısı Cyg X-1 ile sınırlı kalıyordu.
Şekil 3. Cyg X-1 sisteminin temsili bir resmi.
Neden şimdiye kadar kara deliklerden daha çok nötron yıldızı bulundu? Karadeliğin oluşması için, nötron yıldızlarının kütlesinden daha fazla bir kütleye ihtiyaç vardır ki bu miktarda en az 3Mo olmalıdır. Ama bir yıldızın evrimi boyunca ve çökme esnasında kaybettiği kütle, yıldızın son kütlesinin önemini arttırmaktadır. Böyle bir karadeliğin oluşması için yıldızın başlangıç kütlesinin en az 10Mo veya bu limitten daha fazla bir kütle içermesi gerekmektedir. Bununla birlikte yapılan hesaplar, astronomlar tarafından bulunan her bir kara delik için 3 tane nötron yıldızının bulunması gerektiğini göstermektedir ki bu durumda bazı şeyler yanlış olabilir!
Cyg X-1′nin bulunmasından beri astronomlar iki yeni kara delik adayı buldular. Bu adayların belirlenmesi süreci içinde 500 den fazla nötron yıldızı bulundu. Cyg X-1 hala en iyi kara delik adayıdır. Fakat keşfinden 20 yıl geçmesine rağmen bazı astronomlar Cyg X-1′in, bir kara delik adayı oluğundan şüphelenmektedirler.
Büyük problemin en iyi adayını yıldızın kütlesi belirlemektedir. Astronomlar iyi bir adayın en azından 3Mo kütlesine sahip olması gerektiğini bilmektedirler. Ama astronomlar, bir çift sistemin içinde bulunan bir kara delik adayının kütlesini nasıl bulabilirlerdi? Bunun için astronomların görünür yıldızın kütlesini ve çift sistemin yörüngesinin eğimini bilmeleri lazımdır. Hemen hemen bütün adaylar için bu parametreler bilinmemektedir. Örneğin, kütlenin bulunmasında en önemli parametre olan yörüngenin eğimi, çoğu kara deliklik adayında bulunamamıştır. Çünkü kara delik adaylarının içinde bulunduğu sistem, bir örten çift yıldız sistemi değildir. Peki en iyi kara delik adayı olan Cyg X-1 in yörünge eğimi nedir? Bunun için yapılan teorik hesaplar sist emin eğimini 30o olarak göstermektedir. Buradan itibaren görünmeyen bileşenin kütlesi 7Mo olarak hesaplanmıştır.
HDE 226868 nin kütlesi tam olarak bilinemediğinden Cyg X-1 e olan çekimsel etkisi de tam olarak anlaşılamamaktadır. Gözlemler, HDE 226868 nin büyük, mavi bir dev olduğunu gösterir. Astronomlar bu özellikleri taşıyan yıldızların spektrel tiplerinden itibaren kütle değerlerini bilmektedirler ama buradaki, belirsizlik kara delik adayının bu yıldızdan çaldığı madde miktarıdır. Çalınan madde miktarı hakkında yapılan bir araştırmada Charles T.Bolton ve Douglas R.Gies HDE 226868′nin çok az bir kütle kaybettiğini buldular. Bu çalışmadan başka Bohdan Paczynski ve John Bahcall, Cyg X-1′in kütlesini HDE 226868′in kütlesinden bağımsız hesaplayarak Cyg X-1 in yaklaşık 10Mo e sahip olduğunu buldular. Astronomlar çok kuvvetli delillere sahip olsalar bile henüz Cyg X-1′ in kesinlikle bir kara delik olup olmadığını bilememektedirler (Tablo 1).
Cisim
Cyg X-1
LMC X-1
AO620-00
Takımyıldız
Cygnus
Doraba
Monoceros
Bileşen Yıldız
OIb
B3V
KV
Yörünge Peryodu (gün)
5.6
1.70
7.80
Adayın (kütlesi)
10
9
9
Tablo 1. Şimdiye kadar bulunan en iyi kara delik adaylarının yoldaş yıldızlarıyla birlikte bazı fiziksel parametreleri
Cyg X-1′in diğer kara delik adayları ile karşılaştırılması, astronomlara yardım edebilir. Diğer en iyi aday, Büyük Magellan Bulutsusu’nda yer alan LMC X-3 diye bilinen X-ışın kaynağıdır. Anne Cowley, David Crampton ve Jonh Hutchings LMC X-3 ün en kuvvetli kara delik adayı olduğunu gösterdiler. Cowley ve çalışma arkadaşları, 1970′li yılların ortasında Magellan Bulutsusunda X-ışın kaynakları aramaya başladılar. Bu astronomların birkaç kara delik adayının spektrumlarını elde etmiş olmalarına rağmen onların kara delik olabileceğine dair sağlam deliller gösteremediler. Sonra, Einstein uydusu daha uzakta bulunan kaynakların pozisyonunu belirledi. Bu uydudan gelen yeni verilerin indirgenmesi ile Cowley, kaynaklardan birinin spektrumunda iki ayrı yerde farklılıklar gördü.
Cowley, bazı şeylerin yanlış olduğundan emindi. Bundan dolayı bu farklılığı bulmaya karar verdi. Birçok gözlemin tekrar incelenmesi ile cismin spektrumda gerçekten farklılıklar görüldü. Spektrel çizgiler kaymıştı. Bir çift sistem vardı ve bileşenlerden biri görünmüyordu. Görünen bileşen 17. kadirden bir anakol yıldızı olup yörüngesi üzerinde 235 km/sn lik inanılmaz bir hızı vardı. Böyle bir hızla görülen bileşen yörüngesi üzerindeki bir turunu 1.7 günde tamamlıyordu. Acaba görünmeyen bileşen bir kara delik miydi?
Cowley ve Crompton heyecanlandılar. Çalışmalarını baştan aşağı kontrol edip görünmeyen bileşenin kütlesini 9Mo olarak buldular. O halde bu bir kara delik adayı idi. Diğer kara delik adaylarında olduğu gibi, bu çalışmada da bazı tereddütler vardı. Bunlarında hesaba katılması ile elde edilen sonuç, görünen bileşenin 3Mo sine sahip olduğunu gösteriyordu ki, bu da bir kara delik olmak için yeterli bir miktardı. Onlara göre en iyi kara delik adayı 3Mo ile 11Mo kütlesine sahip yıldızlardır.
Üçüncü kara delik adayı ise A0620-00 diye bilinen ve 1980 li yılların ortasında Jeffrey McClintock ve Roland Remilland tarafından keşfedilmiş olandır. Çalışmayı yaptıkları sistemde bulunan görünmeyen bileşen, görünen bileşenden daha fazla bir kütle içeriyordu. Bu yüzden McClintock görünmeyen bileşenin etrafındaki yörüngede dönmekte olan küçük kütleli yıldızla çalışmak istedi. Çünkü bu durumda görünmeyen bileşenin kütlesini daha kesin bulabileceğini tahmin ediyordu.
A0620-00 bir tekrarlayan nova olup 1917 ve 1975 te patlamıştı. 1975 yılındaki patlamasında iki ay süreyle gökyüzündeki en parlak X-ışın kaynağı olmuştu. Ama patlamadan 15 ay sonra tekrar eski parlaklığına dönerek sönük ve sıradan bir yıldız haline geldi. Patlamadan iki yıl sonra ise yıldızın spektrumunda kendini gösteren X-ışın emisyonu kayboldu. Bu durumu fark eden McClintock ve Remilland yıldızı araştırmaya karar verdiler. Araştırmalarına başlamalarıla görünen bileşenin bir turuncu yıldız olduğunu ve Güneş kütlesinin yaklaşık yarısına sahip olduğunu buldular. Çift sistemin dinamikel yapısı hakkındaki araştırmalarında ise görünen bileşenin, görünmeyen bileşen etrafında yaklaşık 800,000 km/saat lik bir hızla dolaştığını ve sistemin yörüngesel peryodunu ise 7.8 saatte tamamladığını fark ettiler. Çoğu X-ışın çiftlerinde olduğu gibi, bu sistemde örten bir çift yıldız değildi. Bu yüzden tutulum kenardan görülemiyordu. Ama teorik çalışmalar yörüngenin eğiminin yaklaşık 45o olduğunu gösteriyordu. Bu eğimin bulunması ile görünmeyen bileşenin kütlesinin 9Mo olduğu hesaplandı.
McClintock memmundu. Bu konuda çalışan diğer astronomlar da A0620-00 in iyi bir kara delik adayı olduğu kanısındadırlar. McClintock çalışmasının sonunda A0620-00 gibi sistemler keşfederek, yörüngesi üzerinde daha hızlı hareket eden ve kısa peryodlara sahip yıldızlar bulmak istediğini söyledi.
Astronomların çoğunun bulunan üç kara delik adayı hakkında hem fikir olmalarına rağmen, bu konudaki araştırmalar hala sürmektedir. Cowley ve çalışma arkadaşları, Büyük Magellan Bulutsusunda yer alan ve bir X-ışın kaynağı olan CAL 87 hakkında çok geniş bir çalışma yaptılar. Gözlemler bu kaynağın 19. kadirden görünen parlaklığa sahip olduğunu ve şimdiye kadar bu lunan en belirsiz aday olduğunu göstermektedir. Bu sistem diğer kara delik adaylarının bulunduğu sistemlerden farklı olup bir örten çift sistemdir. Yörünge peryodu ise 10.6 saattir. Dinamikel çalışmalardan elde edilen verilerden, görünmeyen bileşenin 4Mo e sahip olduğu ve bu sonucun da bir kara delik için yeterli bir kütle değeri olduğu görülür. Sistemin bir örten çift ve görünmeyen bileşenin bir kara delik adayı olması, astronomları sistemin yörünge eğimi hakkındaki derin araştırmalara sürüklemiştir.
Büyük Magellan Bulutsusunda yer alan diğer en parlak X-ışın kaynağı LMC X-1 dir (Şekil 4). En büyük zorluk, sistemde yer alan görünen bileşenin teşhisidir. Yapılan yaklaşık hesaplar, görünmeyen bileşenin 4Mo ile 10Mo e arasında olduğunu gösterir. Ama bu konudaki belirsizlik çok büyüktür.
Şekil 4. LMC X-1 nin fotoğrafı.
Neden iyi adayları belirleyemiyoruz? Bir düşünceye göre; kara deliklerin birkaç kilometrelik çaplara sahip olması ve dışarıya hiç ışık vermemeleridir. Bu yüzden astronomlar hiçbir yolla kara delikleri doğrudan doğruya gözleyemezler. Hatta çok büyük teleskoplar kullansalar bile! Fakat astronomlar kara delik adaylarının çevrelerine verdikleri etkilerden yola çıkarak onları keşfedebilirler. Peki nedir bu yöntemler? Kara deliklerin üç belirgin özellikleri vardır. Bunlar Kütle, Elektrik yükleri ve Açısal Momentum (dönme) tur. İşte bu özelliklerle çevrelerinde bulunan gökcisimlerine bir etkide bulunmaları, onların keşfedilmesine yardımcı olur.
Bu aşamada aklımıza şu soru gelebilir. Neden kara deliklerin keşfedilmesi nötron yıldızlarının keşfedilmesinden daha zordur? ve neden bunların çoğu çift sistemlerde bulunur? Nötron yıldızları kuvvetli manyetik alanlara sahiptir. Manyetik alan, yıldızın manyetik kutuplarına doğru düşen gazı kontrol eder. Gazın kutuplara düşmesiyle her iki kutupta X-ışını oluşur. İşte oluşan bu X-ışınlarını, astronomlar tarafından düzenli sinyaller halinde gözlenir. Bu duruma kara deliklerde rastlanmaz. Çünkü karadeliğe düşen madde, karadeliğin olay ufkunun altına gireceğinden evrenden soyutlanır ve bir ışınım meydana getirmez. Bundan başka tek başlarına bulunan nötron yıldızlarıyla pulsarlar, uzaya düzenli sinyaller yollarlar. Buna en iyi örnek ise Yengeç Bulutsusu’nda bulunan nötron yıldızıdır. Bu nötron yıldızı hem görünür bölgede hemde radyo bölgesinde ışınım yayar. Buna rağmen tek başlarına bulunan kara delikler hiçbir ışınım yapmayarak çevrelerine sinyaller veya görüntüler vermezler. Bundan dolayı da astronomlar tarafından gözlenemezler.
X-ışın kaynaklarının kısa yaşam süreci de bir faktördür. Bir X-ışın çiftinin evrim safhası belki 10,000 yıl olup astronomi diliyle oldukça kısadır. Ama bu nedenler arasında en önemli şey büyük kütleli bir yıldızın, evrimi sonucu, karadeliğe dönüşmesidir.
Astronomlar kara deliklerin büyük kütleli yıldızların çökmesiyle oluştuğuna inanmaktadırlar. Çoğu karadelik aşağı yukarı aynı boyutlarda olup birkaç kilometrelik çapları olduğu varsayılmaktadır. Bunun yanı sıra da, çok daha büyük kara deliklerin galaksilerin merkezlerinde yer aldığı düşünülmektedir. Galaksilerin merkezlerinde bir karadeliğin var olabileceği fikri ilk defa ciddi bir şekilde, “kuazarların” keşfinden sonra başladı. Bilindiği gibi kuazarlar sıradan bir galaksiden 100 kez hatta 1,000 kez daha fazla bir ışınım yaymaktadırlar. Bundan dolayı çoğu astronom, böyle olağanüstü bir enerjinin ancak kara delikler sayesinde olabileceğini ummaktadır.
İngiliz astrofizikçisi Doland Lynden 1969 yılında yaptığı bir modelde, bu enerjinin nasıl oluştuğunu gösterdi. Bunun için Donald Lynden, Cyg X-1 in etrafında yer alan yığılma diskinin daha büyüğünü düşünerek, yeni bir model geliştirdi. Modeline göre süper kara delik, galakside bulunan yıldızlar ile gazı, o müthiş çekim kuvveti ile çekebilir ve etrafındaki bir yörüngeye yerleştirebilirdi. Galaksimizin merkezinde yer aldığı düşünülen kara delik ise bu modele göre 1,000,000,000 Mo olmalıdır. Böyle bir kütle, Güneş sisteminin merkezinde yer alsaydı, boyutları Uranüs gezegenin yörüngesine kadar uzanırdı. Çevresinde yer aldığı yığılma diskin ise Güneş ile Plüton gezegeni arasındaki uzaklığın 100 katı mesafede bulunurdu. Bu disk içinde bulunan madde ise, karadeliğin çekimsel etkisinden dolayı helozonik yollar izleyerek, hızlı bir şekilde kara delikle ilişkiye girerdi. Sonuç olarak, bu etkileşim ile, gözlediğimiz X-ışınları oluşurdu.
Büyük kütleli kara deliklerin araştırılmasında astronomlar iki delilin varlığını ararlar. Galaksi merkezinde büyük kütleli bir kara delik varsa, bu kara delik çevresindeki yıldızları çekerek, merkez çevresindeki bir bölgede yoğun bir parlaklığa yol açardı ki bu da araştırmadaki ilk delili teşkil ederdi. Bundan dolayı astronomlar, galaksilerin merkezlerine yakın yerlerde ani parlaklık artışlarını araştırırlar. İkinci delil ise, gözlemlerden elde edilen spektrumlardan, karadeliğe yakın yıldızların hızlarının araştırılmasıdır. Bir yıldız karadeliğe yakınsa, yörüngesel hızı da fazla olmak zorundadır. Gerçekten, kara deliklere çok yakın olan yıldızların, yörüngeleri üzerinde yaklaşık ışık hızına yakın hızlarla dolaşmaları gerekmektedir.
Holland Ford ve diğer astronomların Hubble Uzay Teleskobunu kullanmalarıyla, Virgo kümesinde yer alan ve bir dev galaksi olan M87 nin merkezinde süperkütleli bir karadeliğin kesin delillerini ele geçirdiler. Galaksinin nükleer diskinin dönmesinden elde edilen spektrumlardan diskin, 500 km/sn bir dönme hızına sahip olduğu bulundu. Bu hızdan itibaren, galaksinin çekirdeğinde 3 milyar Mo kütleli bir kara delik bulunması gerektiği anlaşıldı. Durumun açıklanmasında en iyi alternatif, M87 nin merkezinde yer aldığı düşünülen bir süper kara delik oldu (Şekil 5 ve 6). Bu kuvvetli delillerin elde edilmesi ile kara delik adaylarının sayısı 4 e yükseldi. Fakat bulunan bu kara delik adayı, diğer bulunan kara delik adaylarına benzemiyordu. Çünkü bu aday, bir ekstra galaktik süper kara delikti.
Şekil 5. M87 galaksisinin merkez bölgesinin bir fotoğrafı. Görüntü 1994 yılında Hubble Uzay Teleskobu ile alınmıştır.
Astronomların ekstra galaktik gökcisimlerinde yaptıkları kara delik araştırmasında en büyük problemi, kuazarların ve aktif galaksilerin bizden çok uzakta yer almaları oluşturur. Bundan dolayı detaylı bir şekilde incelenemezler. Fakat Havai Üniversitesinde çalışmakta olan Alan Diesler ve John Kormendy CCD kamera kullanarak yakın galaksilerin korlarını incelemeye karar verdiler.
Şekil 6. M87 galaksinin merkez bölgesine ait radyo gözlemleri. Görüntüler farklı dalgaboyları ile alınmıştır.
Öncelikle gözlemlerine M31, M104, M32, M33, NGC 3115 ve diğer yakın galaksileri listelerine alarak çalışmalarına başladılar. Gözlemlerinde galaksilerin merkezlerine yakın yıldızlar belirleyerek, onların galaksi etrafındaki yörüngesel hızlarını ve parlaklık profillerini hesapladılar. Elde edilen sonuçlar, M31 ve NGC 3115 in mükemmel adaylar olduğunu gösterdi. Andromeda galaksisinin merkezine yakın bir bölgede hızla hareket etmekte olan bir kümenin hız ölçümü ise, M31 galaksisinin merkezinde, 10 milyon ile 1 milyar Mo kütlesine sahip, karanlık bir kütlenin varlığını gösterdi. Acaba bu bir kara delik miydi? Kormendy emin bir şekilde bir karadeliğin delillerine sahip olmadığını ama elde ettiği sonuçların galaksilerin merkezlerinde çok büyük ve karanlık bir cismin yer aldığını göstermek olduğunu söylemektedir. Bir grup astronom ise, kümenin içinde çok sayıda küçük kara delik veya nötron yıldızı bulunabileceği fikrini savunmaktadır.
Başka yıldızların çevresinde dönen Dünya benzeri gezegenler var mı? Bu akşam fırlatılacak Kepler uzay aracının görevi işte bu soruya yanıt bulmak. Bunu nasıl gerçekleştirecek diye merak ediyorsanız cevabını bu makalede bulacaksınız.
Başka yıldızların çevresindeki Dünya benzeri gezegenlerin keşfi her zaman ilgi uyandıran ve insanları heyecanlandıran bir konu olmuştur. Bugüne kadar yapılan gözlemler sonucunda, Güneş Sistemi dışında keşfedilen gezegenleri üç grupta toplayabiliriz: Gaz devleri, Kısa periyotlu yörüngelere sahip sıcak gezegenler ve Buz devleri. Artık, Dünya benzeri, karasal bir yüzeye ve sıvı suya sahip bir gezegenin bulunması için çalışmaların artacağı bir döneme giriyoruz.
Bu çalışmaların bir ürünü olan NASA’nın Kepler uzay aracı, özellikle, Samanyolu’nda bulunduğumuz bölgeye yakın alanda Dünya benzeri gezegenlerin keşfedilmesi için tasarlandı. Görevi dahilinde, transit geçiş yöntemiyle, yeni gezegenleri tespit etmeye çalışacak ve ardından, gezegenin yaşanabilir alan içinde kalıp kalmadığını bulmaya çalışacak. Bu arada yaşanabilir bölgenin (habitable zone) ne demek olduğunu açıklamakta yarar var. Astronomlar, bir gezegen üzerinde yaşamın sağlanması için gezegenin, yıldız çevresindeki yaşanabilir bölge içinde olması gerektiğine inanıyorlar. Çünkü bu alan içinde kalan gezegenlerde sıvı suyun bulunma olasılığı daha yüksek. Yaşanabilir bölge yıldızın büyüklüğü dolayısıyla sıcaklığı ile ilişkili. Genellikle sıcak olan büyük yıldızlar için yaşanabilir bölge, yıldızdan daha uzakta bir bölge iken, daha soğuk olan küçük yıldızlarda, yıldıza yakın bölgeler yaşam için daha uygun görülmekte.
Bir Güneş Sistemi içindeki yaşanabilir bölge
Transit Geçiş Yöntemiyle Güneş Sistemi Dışı Gezegenlerin Belirlenmesi
Bir gezegenin yıldızın önünden geçmesi ve bu geçişin Dünya’dan gözlenmesi olayına “transit geçiş” adı veriyoruz. Dünya’dan nadiren Venüs ve Merkür geçişlerini izliyoruz. Bu geçişler sırasında gezegen, Güneş üzerinde siyah bir leke şeklinde (Merkür veya Venüs’ün Güneş ışığını engellemesinden dolayı) çıplak gözle gözlenebiliyor. Benzer şekilde, Kepler uzay aracı da yıldızlardaki bu parlaklık değişimini tespit etmeye çalışarak gezegenlerin transit geçişlerini yakalamaya çalışacak.
Geçişin tespit edilmesinden sonra gezegene ait yörünge büyüklüğünü, gezegenin periyodundan (gezegenin yıldız çevresindeki bir turunu tamamlaması için geçen süre), kütlesini de, Kepler’in gezegen hareketleriyle ilgili üçüncü kanununundan hesaplayabiliyoruz. Gezegenin boyutları ise geçiş sırasında yıldız üzerinde oluşan gölge lekenin boyutlarından hesaplanıyor. Yıldızın yörünge özelliklerinden ve sıcaklığından gezegenin karakteristik sıcaklığının bulunması ile birlikte, gezegenin yaşanabilir bölge içinde olup olmadığı sorusunu cevaplamamız mümkün oluyor.
Kepler Uzay Aracı
Kepler’in uzay görevi, Dünya benzeri gezegen aramaya odaklı ilk görev. Oldukça gelişmiş gözlem aletlerine sahip. 95 cm çapa sahip bir teleskop yardımıyla ışık ölçümlerini gerçekleştirecek. Bunun yanında çok sayıda yıldızın gözlenebilmesi için geniş bir görüş alanına sahip. 3,5 yıl sürecek olan görevi boyunca 100.000’den fazla yıldızın parlaklığını izlemesi bekleniyor.
Kepler’in inceleyeceği alanın temsili resmi. Resimde galaksimizin dışından bakıldığında Kepler’in inceleyeceği alan sarı koni ile gösterilmiş. (Telif Hakkı: Jon Lomberg)
Astronomi ile profesyonel tutku bağı olanlar ve gök gözlemini amatör bir heyecanla sürdürenlerin ortak merakıdır “Evrenin neresindeyiz?” sorusu.
Bu sorunun cevabını ister süper (hatta mega) kozmik yapılardan Güneş sistemimize, istersek güneş sistemimizden evrenin tuğlalarını oluşturan ölçeklere taşıyalım; sonuçta sistemleri içine alan daha büyük sistemler hiyerarşisi ile karşılaşırız.
Hemen her düzeyde astronomi tutkununa evrenin neresindeyiz diye sorduğunuzda ilk cevap Virgo süper galaktik kümesine bağlı, Samanyolu, Andromeda ve Triangilum galaksilerinin başını çektiği yerel grup içindeki Samanyolu denilen sarmal gökadanın Orion kolu üzerindeki “ana caddede” bir yerlerdeyiz olurdu.
Peki, bu “ana cadde” üzerindeki (Güneş Sistemi ölçeğinden konuşursak) süper yapılardan haberimiz var mı?
Hadi genelden özele inmeye devam edelim. Orion kolu üzerinde kalmıştık en son. Bu seviyede detayı arttırdığımızda karşımıza daha ilginç bir yerel evren resmi çıkar. (Bir dip not: Teleskopumuzun açıklığını ne kadar arttırırsak gök cisimlerinden gelen fotonların sayısını arttırarak daha detaylı bir büyük resim görebiliriz.)
İşte yukarıda biraz daha belirgin bir büyük resim bulunuyor. Bu seviyede detayı arttırdığımızda karşımıza daha ilginç bir yerel evren resmi çıkar. Yıldızlar arası ortam ve daha detaylı süper yapılar ile çevrelenmiş bir gezgin; Güneş sistemi.
Güneş sistemimiz, gökadamız etrafındaki ebedi yolculuğu sırasında bir çok farklı yıldızlar arası ortamdan ve gökada kollarından geçiş yapmıştır. İnsan uygarlığının şafağının attığı son 1 milyon yıldır ise Orion kolu üzerindeki görece kalın yıldızlar arası toz ve gazın çevrelediği ve bazılarının içindeki sıcak O ve B sınıfı yıldızların güçlü rüzgarları ile süpürülerek yoğunluğu görece daha düşük küresel baloncuklara dönüştürdüğü bir ortamda seyehatine devam etmektedir. Bu baloncuklar da daha önceden yıldızlar arası maddenin yoğunlaşarak içlerinde yıldızlar oluşturduğu bölgelerdi. Serpilip gelişen sıcak O-B sınıfı yıldızların ışınım basıncı ile bölge içindeki yoğunluk seyrelirken evrimini tamamlayan devler bir bir şiddet gösterileri eşliğinde süpernova patlamaları gerçekleştirerek baloncukların içerisindeki tozu daha da seyreltip bu yapıları genişletmişlerdir. Bu süper baloncukların genel ismi astronomi literatüründe O-B Yıldız Birlikleri (assasyonları) olarak adlandırılır.
Resimde de görüldüğü üzere Güneş sistemi ile günümüzdeki durağımızda bize en yakın O-B Birlikleri Akrep takım yıldızı yönündeki Antares’in de içinde bulunduğu Scorpius Birliği, Centaurus Birliği ve Kartal takımyıldızı yönündeki devasa Aquila Yarığıdır. Bu vahşi ortamın önüne kattığı, sıcaklığı 6000 °C ‘ye ulaşan ISM (Yıldızlar arası madde) rüzgarına karşı Güneşimizin de içinde bulunduğu Yerel baloncuk içerisinde bu vahşi şok dalgalarına doğru, yakın komşularımız Sirius ve Altair yıldızları ile ilerliyoruz.
Yaklaşık birkaç on bin yıl içerisinde bu şok dalgalarının bir kısmı Güneş sistemi içerisinden de geçmiş olacak.
Gökadamız içerisinde böyle bir çok farklı süper yapı bulunmaktadır. Bu yapıların bir çoğu Samanyolu’nun evrimi sürecinde gerçekleşen, sarmal kollar içerisindeki yoğunluğu bulunduğu ortamdan daha fazla olan, gezgin devasa bulutların çarpışarak meydana getirdikleri rutin yıldız oluşum süreçlerinin bir sonucudur. Bir de bu rutin süreçlerin dışında gökadamızda Orion kolu üzerindeki bir çok Birlik ile alakalı bir başka süper yapı zinciri bulunmaktadır ki, kabaca toroidal bir halka biçimli olan ve Gould’s Belt (Gould’un kemeri) olarak adlandırılan bu yapının doğmasına sebep olan etmen, galaksiler arası gaz ve toz bulutlarının gökadamız ile etkileşiminin bir sonucu gerçekleşen ve toplu bir yıldız oluşumunu tetikleyen çok daha ilginç bir serüvene aittir.
Bir sonraki bölümde bir çok birliğin bağlı olduğu Gould Kemeri konusunu detaylı işleyeceğiz.
“Properties of the interstellar medium and the propagation of cosmic rays in the Galaxy”,
“A Hipparcos census of the nearby OB associations”
Geliştirilen bir uzay yelkeni sayesinde, işlevini tamamlamış uydu veya roketler Dünya atmosferine yönlendirilecek ve burada yanmaları sağlanacak.
Atmosferimizin dışı daha öncekinden çok daha kalabalık bir hale gelirken, işlevini yitiren eski metal yığınlarının yer kaplaması, çarpışma riskini arttırırken yeni uyduların yerlerini işgal ediyor.
Uzaydaki cihazların üstüne bir güneş yelkeni yerleştirmek bu objelerin atmosfere sürüklenmesi ve yanarak yok olmasını sağlıyor.
Avrupa'nın ileri gelen uzay firmalarından EADS Astrium, bu yöntemle sağlanabilecek başarı potansiyelinin çok yüksek olduğunu belirtiyor.
Firma yetkililerinden Brice Santerre, bu çözümün özellikle hayatının son dönemlerinde itme gücüne sahip olmayan uydular için ilgi çekici olduğunu belirtiyor.
Santerre, Max Serf ile birlikte "Innovative DEorbiting Aerobrake System" (IDEAS - Yenilikçi Yörünge Çıkarıcı Havafreni Sistemi) olarak adlandırdıkları teknoloji üzerinde çalışıyor.
IDEAS konsepti, 750 kilometre yüksekliğe kadar görülebilen hava moleküllerinin genişletilmiş yelkenler ve bariyerler kullanılarak uzay cihazının hareket ettirilmesine dayanıyor...
Cube 2 - Hypercube filmini hatırlayanlar varsa bir kaç kişi kendilerini kuantum etkilerininin gözle görünür derecede etkili olduğu 4 boyutlu bir kübün içinde buluyorlardı. Filmde, daha sonradan bu kübün sanal tasarımını yaptığı ortaya çıkan ve herkesle sevecen bir şekilde tanışmak için elini uzatan Jerry karakteri ortamın garipliğini sezerek diğer karakterlere olayı açıklamaya çalışıyordu ve "kuantum kaos" kavramını kullanıyordu. Aslında anlattıkları kuantum mekaniğinin klasik garip sonuçlarının daha da garip yorumlanmalarıydı : cisimlerin aynı anda birden fazla yerde olmaları, paralel evrenler... Olayın içinde şu anda modern fiziğin en önemli çalışma alanlarından biri olan "kaos" pek geçmiyordu ama Jerry ortamın kaotikliğine atıf yapmak istemiş olsa gerek...
Kuantum mekaniği gerçtekten de bize çok garip bir dünya resmi çiziyor. Parçacıkların olasılıklar dahilinde çeşitli özellikleri kazanmalarıı, gözlenmeden bu özellikler hakkında bir şey söyleyemiyor olmamız gibi durumlar Newton'dan itibaren 18. ve 19. yy'larda hakim görüş olarak ortaya konan determinizmi(belirlenimciliği) yerle bir etti diyebiliriz. 1920'li yıllarda kuramın temel taşları atılmaya başlandığında fizik çevrelerinde bir çok kişi, buna Einstein da dahil olmak üzere, karşı çıkmış, gözlenen bu garip sonuçların arka planda bilmediğimiz değişkenler ve durumlarla ilgili olduklarını savunmuşlardır. Einstein bu karşıt görüşlülerin saflarının en önde olanlarındandı ve kuantum mekaniğindeki olasılık durumlarına atıf yaparak "Tanrı zar atmaz" diyerek konumunu göstermiştir.
Kuantum mekaniğinin bu gibi "garip" sonuçları kimilerine göre evreni ve gerçekliği anlayışımızın sınırına ulaştığımızı, kimilerine göre ise bunun felsefi anlamda uyarlanması ile öznel bir varoluş alanına işaret ediyordu. Özellikle son yıllarda popüler kültürün bu konuya ilgi duymasıyla her kafadan bir ses çıkmaya başladı : Kuantum benlikten, kuantum düşünceye kadar...
Peki bu garipliğin altında gerçekten Einstein'ın da iddia ettiği gibi bizim halen bilmediğimiz(belki de hiç bilemeyeceğimiz) farklı değişkenler mi rol oynuyor? Gözlediğimiz ve çoğu zaman objektik bilim anlayışıyla uyuşmayan bu durumlar aslında sadece gerçekliğin bize görünen yüzü mü? Bunun altında farklı bir mekanizma mı yatıyor?
Bu gibi soruları kendisine dert edinmiş ve iklim bilimleri konusunda kaos modellemeler üzerine araştırmalar yapan Tim Palmer tüm bu gariplikleri kaos teorisi yoluyla açıklanabileceğini iddia ediyor. Küçük değişikliklerin beklenmedik büyük etkiler yarattığı sistemleri inceleyen bu alanın şu anda kuantum mekaniği ile davranışını izah ettiğimiz parçacık dünyasını da açıklayabileceğini söylüyor. Görüşleri bazıları tarafından eleştirilse de bir çok teorik fizikçi tarafından destek görmeye başlamış bile...Palmer, konu üzerinde çalışmaların artmasıyla daha büyük ilerlemelerin sağlanacağını da sözlerine ekliyor.
İlgili makale geçtiğimiz hafta New Scientist'de yayınlandı. İncelemek için aşağıdaki bağlantıdan yararlanabilirsiniz :
NASA'nın fırlattığı Kepler teleskobunun çektiği ilk fotoğraflar yayınlandı.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA) tarafından Mart başında fırlatılan Kepler teleskobu tarafından çekilen ilk fotoğraflar yayınlandı.
Güneş sistemi dışında Dünya'ya benzer yaşanabilir gezegenleri araştırmak amacıyla gönderilen teleskobun ilk fotoğraflarında görüş açısında bulunan 4 buçuk milyon yıldız yer alıyor.
Kepler'in dahil olduğu projenin ilerleyen aşamalarında, ön inceleme sonrasında Dünya'ya benzerliği olası görülen yaklaşık 100 bin gök cismi belirlenerek incelenecek.
3 buçuk yıl sürecek incelemeler sonunda, Kepler'in Güneş Sistemi dışında yer alan dünya benzeri gezegenleri tespit etmesi hedefleniyor.
600 milyon dolarlık teleskop, şimdiye dek uzayda kullanılan en gelişmiş kamera sistemini taşıyor.
Bilim adamları güneş sisteminin dışında bugüne kadar 300 tane gezegen bulunduğunu ancak hiçbirinin dünyayla benzer özelliklere sahip olmadığını söylüyor.
NASA'nın Swift isimli uydusu, 13.1 milyar ışık yılı uzaklıkta meydana gelen bir gama ışını patlamasını keşfetti.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA) tarafından kontrol edilen Swift uydusu, şu ana kadarki keşfedilen en uzak nesneyi saptadı. Işınıma GRB 090423 adı verildi.
Dünya'dan 13,1 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunan bir gama ışınımı olan bu objenin, Big Bang'den (Büyük Patlama) 640 milyon yıl sonra, ilk galaksilerin oluşmaya başladığı dönemde ortaya çıktığı tahmin ediliyor.
Gama ışını patlaması (Gamma Ray Burst - GRB) adı verilen olaylar, bilinen en parlak yıldız patlamaları olarak nitelendiriliyor.
GRB'ler devasa büyüklükte ve kendi ekseni etrafında dönen yıldızların çökerek kara deliğe dönüşürken etrafa neredeyse ışık hızına yaklaşan süratlerde gaz fışkırtması sonucu ortaya çıkıyor.
Fışkıran bu gazlar farklı dalga boylarında artçı parlaklıklarla birlikte gama ışını yayarak muazzam bir görüntü oluşturuyorlar.
NASA, Orion adını verdiği yeni uzay aracında kullanılmak için ısı kalkanı olarak kullanılacak materyali seçtiğini açıkladı.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA), Orion isimli uzay aracının ısı yalıtımı için kullanılacak malzemeyi seçtiğini açıkladı.
NASA yaptığı açıklamada, genişletilmiş bir araştırma sürecinden sonra Avcoat ablator sisteminde karar kılındığını belirtti.
Orion, NASA'nın yeni nesil uzay mekiği sistemi olacak Constellation Program'ın bir parçası. Astronotları 2015 yılından itibaren Uluslararası Uzay İstasyonu'na (UUİ), 2020 yılından itibaren de Ay'a getirip götürmede kullanılacak araç, yolculuğu sırasında karşılaşabileceği sıradışı koşullara karşı olabilecek en iyi şekilde tasarlanıyor.
NASA'nın Mars yüzeyinde çektiği fotoğraflardaki cisim kafaları karıştırdı, spekülasyonlar başladı...
NASA'nın Mars yüzeyindeki "Mars Rover Spirit" aracının çektiği bir görüntüdeki bu şekil, UFO hayranlarının heyecanını arttırdı.
Gerçekten de fotoğraftaki cismin göz boşluklarına ve bir burna benzeyen bölgeleri var. UFO forumlarında ise tartışmalar çok hararetli: Kimisi "marslı kafatasının" 1,4 litre hacminin olduğunu söylüyor, kimisi de ağız olarak yorumladığı dar ve çıkıntılı bölgeden et obur olduğu kanaatine varıyor. Kimisi de "Kafatasını üst bölgesi, antenleri taşımaya yetecek bir kas yapısı olduğunu gösteriyor. Ama bu fotoğrafta antenleri göremiyoruz" diyerek işi şakaya vuruyor.
Bize göre ise bu basit bir taş; ya da kendini kuma gömüp Mars denizleri buharlaşırken uyuyakalmış bir Marslı!
Incredible, beautiful, rare lighting effect that gives us nature ...
Okologorizontalnaya arc. Known as "fiery rainbow." Colored bands arise directly to the sky as a result of light passing through ice crystals in cirrus clouds covering the sky "rainbow film." This natural phenomenon is very difficult to see, as well as ice crystals, and sunlight must be at a certain angle to each other to create the effect of "fire rainbow".
"The Phantom of Brokkena." In some parts of the Earth can be observed a surprising phenomenon: a man standing on a hill or mountain, behind which rises or the sun, discovers that his shadow, upavshaya the clouds, it becomes implausible great. This is because that tiny droplets of mist special bends and reflect sunlight. His name phenomenon has been named tops Brokken in Germany, where, because of the frequent fogs, you can regularly observe this effect.
Okolozenitnaya arc. Okolozenitnaya arc - this arc with the center at zenith, which is located above the Sun by about 46 °. It is seen rarely and only for a few minutes, has vivid color, shape and always parallel to the horizon. An outside observer, she recalled the smile Cheshirskogo Kota or inverted rainbow.
"Misty" rainbow. Misty halo like a colorless rainbow. As usual rainbow, the halo formed by the refraction of light through the water crystals. However, unlike the cloud, forming a normal rainbow, fog, bearing this halo, is made up of smaller particles oxen, and light prelomlyayas in tiny droplet does not splash it.
Gloria. When exposed to light scattering effect of a (diffraction of light, previously reflected in the water crystal clouds), he came back from the clouds in the same direction, which fell, and an effect known as "Gloria". This effect can be observed only in the clouds, which are located directly in front of the viewer or below it, at a point which lies on the opposite side of the light source. Thus, Gloria can only be seen from the mountain or from the aircraft, with light sources (sun or the moon) must be located directly behind the observer. Gloria bright circles in China is also called Buddha's Light.For this photo beautiful rainbow halo surrounds the shadow of air balls, fallen to below a cloud.
Galo at 22?. White light circle around the sun or the moon, which arise as a result of refraction and reflection of light in the atmosphere are crystals of ice or snow, called halo. In the present atmosphere of small crystals of water, and when they form a right angle brink of a plane passing through the sun, the one who observes the effect, and the crystals in the sky becomes visible characteristic white halo surrounding the sun. So the verge reflect the rays of light within a 22 °, forming a halo. In the cold season halo formed crystals of ice and snow on the ground reflects sunlight and scatters it in different directions, forming effect called "diamond dust".
Brighter clouds. When the sun is under a certain angle to a drop of water that make up the cloud, the droplets bends sunlight and create unusual effects of "rainbow cloud", okrashivaya it in all the colors of the rainbow. His colors are clouds and a rainbow, are required to varying wavelengths of light.
Moon arc. A dark night sky and bright moon light often give rise to a phenomenon called "lunar rainbow" - a rainbow appearing in the light of the moon. Such a rainbow located on the opposite side of the moon nebosvoda and often seem to be completely white. However, sometimes they can be seen in all beauty.
Parhelion. "Pargely" in the translation from Greek - "mock sun". This is one way halo (see paragraph 6): in heaven there is one or more additional images of the Sun, located at the same height above the horizon as the sun now. Millions of ice crystals with a vertical surface, reflecting the sun, and formed this beautiful phenomenon.
Rainbow - the most beautiful meteor. Rainbow can take many forms, common to them is a rule of color - in the sequence of the spectrum (red, orange, yellow, green, blue, blue, violet). A rainbow can be seen when the sun illuminates part of the sky and the air is saturated with moisture kapelkami, for example, during or immediately after rain. In ancient times the emergence of the rainbow in the sky attached mystical meaning. To see the rainbow was considered a good omen, to travel or go under it sulilo happiness and success. A double rainbow, as they say, brings good luck and desire to perform. The ancient Greeks believed that the rainbow - is a bridge to heaven, and the Irish felt that at the other end of the rainbow is the legendary gold Leprechaun.
North siyanie.Svechenie observed in the sky in the polar areas, known as the northern or auroral as well as the South - the southern hemisphere). It is anticipated that this phenomenon exists also in the atmospheres of other planets such as Venus. The nature and origin of auroral - the subject of intensive research, and in this regard have been developed many theories. "Polar Lights, as scientists believe, result from the bombing of the upper atmosphere by charged particles moving to the land along the power lines of the geomagnetic field from the adjacent space, called plasma layer. Projection plasma layer along the geomagnetic power lines on the Earth's atmosphere is in the form of rings surrounding the northern meters south magnetic poles (auroral Ovaly).
Kondensatsionny (inversion) mark. Condensation should - this white stripes left by aircraft in the sky. By its very nature, they are skondensirovannym mist, consisting of moisture, which is in the atmosphere and exhaust from the engines. Most often, these tracks short - under the influence of high temperatures, they simply evaporate. However, some of them down in the lower atmosphere, forming cirrus clouds. Environmentalists believe that transformed thus condensing traces of the aircraft have a negative impact on the climate. Thin high-altitude cirrus clouds, which are derived from modified aircraft from attack by hinder the passage of sunlight and consequently lower the temperature of the planet, unlike ordinary cirrus clouds, which can retain heat the earth.
Next exhaust gas flares. Air flow in the high atmosphere distort inversion traces of space rockets and pieces of the exhaust gases bends sunlight and colors in all traces of the color of the rainbow. Huge colored curls stretch for several kilometers across the sky before evaporate.
Pol. Polarization - is the focus of electromagnetic light wave oscillations in space. The polarization of light occurs when light under a certain angle falls on the surface, affects and is becoming polarized. Polarized light is also freely distributed in space, like a normal sunlight, but the human eye, usually unable to capture the changing colors as a result of increasing polarization effects. This image provided by wide-angle lens with a polarization filter shows an intense blue sky attached electromagnetic charge. Such a sky we can see only through a filter camera.
Star scent. Hidden naked eye "star trail" can capture on camera. This photograph was taken at night, using cameras mounted on a tripod, with a fully open lens aperture and over time extract. The photo shows the "movement" sky - a natural change of the Earth as a result of the rotation makes the stars "move". The only fixed star - Polaris, which indicates the astronomical North Pole.
Zodiacal light. Scattered light the night sky, created by sunlight reflected from interplanetary dust particles, called zodiacal light. Zodiacal light can be seen evening or morning in the west to the east.
Crown, or crowns - are small colored rings around the Sun, Moon or other bright objects that occur from time to time, when the light source is behind a translucent clouds. Crown occurs when light fine water kapelkami water, forming a cloud. Sometimes the crown looks like a luminous spot (or glory), surrounds the Sun (or Moon), which concludes with red ring. During eclipses the Crown is surrounded by shaded sun.
Twilight rays. Twilight rays - divergent beams of sunlight, which become visible through their coverage of the dust in the high layers of atmosphere. Shadows of clouds form dark stripes, and among them are distributed rays. This effect occurs when the sun is low on the horizon before sunset or after dawn.
Mirage. The optical effect caused by refraction of light when passing through air layers of different density, expressed in the event of a fraudulent image - a mirage. Mirages can be seen in the hot climate, especially in the deserts. Flat surface away the sand becomes like an open water source, especially when looking into the distance from dune or hill. A similar illusion occurs in the city on a hot day, hot sun on the asphalt. In fact, the "water surface - it's nothing else as a reflection of the sky. Sometimes mirages show entire facility, located at a great distance from the observer.
Poles sveta.Ploskie ice crystals reflect light in the upper atmosphere and form the vertical pillars of light, as if emerging from the earth's surface. Light sources can be a moon, sun or artificial lights.
This phenomenon, which the island of Madeira, in the Atlantic Ocean, watched once, did not lend any classification. TUNALIM...
The Pacific smolders as lava from Hawaii's Kilauea Volcano hits the ocean. Kilauea is a shield volcano, or a low, gently sloping volcano built almost entirely from basaltic lava flows. It is one of five such volcanoes that make up Hawaii's Big Island. Photograph by Chris Johns
Perched above the lighted city of Catania, Italy, Mount Etna hurls a fountain of fire skyward as rivers of lava spill down its flanks. In spite of its dazzling displays, Mount Etna is a relatively safe volcano with rare, compact eruptions and slow-flowing lava that gives people a chance to escape. Photograph by Carsten Peter
A stream of neon-orange lava cascades down Ol Doinyo Lengai, in Tanzania’s Great Rift Valley. Ol Doinyo Lengai, "Mountain of God" in the language of the Maasai, is the only volcano in the world erupting natrocarbonatite lava, an extremely fluid lava that contains almost no silicon. Photograph by Carsten Peter
Climbers mount whorls of lava on the caldera of Ethiopia’s Ertale Volcano as steam escapes from a lava lake in the volcano’s crater that can reach temperatures of 1,868°F (1,020°C). Photograph by Carsten Peter
Gas and steam rise from a volcanic vent in New Zealand. This small island nation uses the Earth's heat to generate about 12 percent of its energy demands. Photograph by Peter Essick
With a hiss of steam, lava flows into the Pacific Ocean in Hawaii Volcanoes National Park, Hawaii. The Hawaiian island chain has been built up by similar flows of molten rock over millions of years. Photograph by Stephen Alvarez
Navbiotum Volcano lies dormant on the southern shore of Lake Turkana in Kenya. Once known as Lake Rudolf, Lake Turkana is the northernmost lake in the Great Rift Valley, a highly volcanic region that runs 3,700 miles (6,000 kilometers) from Mozambique to Syria. Photograph by Richard du Toit/Minden Pictures
Pahoehoe lava flows on Kilauea Volcano in Hawaii Volcanoes National Park. Unlike AA (pronounced “ah ah”) lava, pahoehoe flows relatively slowly, allowing an insulating skin to form that keeps the temperature close to 2,190 degrees Fahrenheit (about 1,200 degrees Celsius). Aa lava, on the other hand, moves faster and doesn’t have time to develop a skin, resulting in a cooler flow with a more angular texture. Photograph by Steve and Donna O'Meara
Pavlof Volcano blasts clouds of ash and steam to a height of about 18,000 feet (5,490 meters) over the Alaska Peninsula during an August 2007 eruption. Pavlof is the most dangerous type of volcano—a stratovolcano— with the potential for highly explosive eruptions. Stratovolcanoes tend to form where one of the Earth’s tectonic plates descends below another. Photograph by Chris Waythomas/Alaska Volcano Observatory/ U.S. Geological Survey
Green vegetation surrounds villages on the slopes of Mount Merapi, a highly active volcano in Central Java, Indonesia. Thousands of people, lured by fertile volcanic soils, live on or near Merapi. Many lives have been lost to the volcano’s frequent eruptions, which are accompanied by high-speed pyroclastic flows and mudflows called lahars. Photograph by John Stanmeyer
Hubble teleskopunun çektiği en güzel 10 uzay fotoğrafı...
yazan mehmettunabas (24/11/2008 - 05:44)
En güzel 10 uzay fotoğrafı
Hubble teleskopunun çektiği en güzel fotoğraf seçilen bu karede dünyadan 28 milyon ışık yılı uzakta bulunan Sombrero Galaksisi görülüyor.
Hubble’ın çektiği ve ikinci en güzel resim seçilen karede dünyadan 3000-6000 ışık yılı uzakta bulunan ‘Ant Nebula’ resmediliyor
Astronotların 3. favori resmi komik bir kukuleta takmış olan bir surata benzetildiğinden ‘Eskimo’ adı verilen Nebula NGC 2392 toz bulutu. Kukuletaya benzetilen kısım aslında ölmekte olan bir yıldızdan uzaklaşarak uçan kuyrukluyıldız biçimindeki bir halka. Eskimo Dünyadan 5000 ışık yılı uzakta bulunuyor
Yüzüklerin Efendisi’ üçlemesindeki büyücü Sauron’un şeytan gözünü anımsatan bu halkanın ismi ‘Cat’s Eye Nebula’
Astronotların seçtiği en iyi uzay resimleri arasında 5. sırada alan bu kare dünyadan 8000 ışık yılı uzaktaki ‘Hourglass Nebula’yı resmediyor. Nebulanın ortasındaki darlığın nedeni onu oluşturan rüzgarların merkezde zayıflaması
Bu karede görüntülenen 'Cone Nebula' dünyadan aya 23 milyon kez gidip gelindiğinde kat edilen yol kadar uzağımızda bulunuyor
Resimde dünyadan 5500 ışık yılı uzakta olan ‘Swan Nebula’sındaki ‘Perfect storm’ (Kusursuz Fırtına) adı verilen bölge görülüyor
Astronotların 9. favori resmindeki bu görüntüde dünyadan 114 milyon ışık yılı uzakta olan ve teknik ismi NGC 2207 ve IC 2163 olan iki birleşik galaksiyi görüyoruz
Astronotların seçtiği en güzel 10. resimde dünyadan 9000 bin ışık yılı uzakta olan Trifid Nebula’yı görüyoruz. Yeni yıldızların doğduğu bu nebulaya astronotlar ‘yıldız kreşi’ adını taktı
İnsanların çağlar boyunca hayran kaldıkları büyük eserler, asırlar boyu sanatçılara ilham, onlara yaklaşma ve onları geçme, daha iyisini ve daha güzelini yapma arzusu vermiştir.Tarihi açıklayan, insan gücünün ve kabiliyetinin tanıkları olan bu şaheserlere ilgi duymayan nesiller, yaratıcılıklarını kaybetmişler, içinde bulundukları nesillerin medeniyet yarışında geri kalmalarına sebep olmuşlardır. Bu sebeple, bütün dünya için eşsiz birer kaynak ve hazine olan bu eserlerin bilinmesinde büyük faydalar vardır. Tarihçiler, yazarlar ve sanatkarlar, yüzyıllardan beri “Dünyanın en büyük ve en güzel anıtları hangileridir, nerede, ne zaman ve niçin yapılmışlardır?” sorularına cevap aramışlardır. M.Ö. 4. yüzyılda Sidon’lu Antipatros ilk defa, kendi çağında yeryüzünde mevcut olan yedi büyük ve güzel anıtı “Dünyanın Yedi Harikası” olarak adlandırmıştır. Heykeltraşlık ve mimarlık şaheseri olan bu eserler şunlardır:
1- Mısır Piramitleri 2- İskenderiye Feneri 3- Babil’in Asma Bahçeleri 4- Efes’teki Artemis Tapınağı 5- Olimpos’taki Zeus Heykeli 6- Kral Mausoleus’un Mozolesi 7- Rodos Heykeli
Antipatros’un, yaşadığı çağda dünyanın başka yerlerine gitme imkanı olsaydı, belki de bu harikaların sayısını iki, üç katına çıkarırdı. Ancak, sadece tanıdığı yerlerde gördüğü bu eserleri yedi harika olarak tanımlamıştır.
Antik Çağ’da yapılan bu eserler, hem boyutları hem de olağanüstü dekor ve işlemelerinden dolayı önemli eserlerdir. Dünya’nın yedi harikasından günümüze sadece Mısır piramitleri kalmıştır. Yangın, deprem, savaş ve zamana aşımı diğerlerinin yok olmasına neden olmuştur. Arkeologlar eserlerin görünüşleri ile ilgili olarak anlatılanları temel almışlardır.
MISIR PİRAMİTLERİ Dünyanın yedi harikası arasında günümüze kadar gelebileni Mısır piramitleridir. Mısırın çeşitli bölgelerinde onlarca piramit vardır. Piramitlerin nasıl ve niye yapıldığı hakkında çeşitli görüşler olmasına rağmen bu sorulara kesin cevaplar verilememiştir. Ama en akla yatkını piramitlerin Mısır’da tanrısal bir anlam taşıyan firavunların mezarı olmasıdır. İçindeki gizli dehlizler, kapılar, salonlar hep yabancılara karşı firavunun hazinelerini ve mumyalanmış bedenini korumak için yapılmıştır. Bu piramitlerin en büyüğü Firavun Keops’a ait olan 146 metre yüksekliğindeki piramittir.
Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısır’daki Keops Piramididir. Mısır’ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır.
Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.
Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır’ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops’un mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops’un kardeşi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren’e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500′lü yıllarda hüküm süren Mikerinos’a aittir.
Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de “Dünyanın Birinci Harikası” olma niteliğine hak kazanmıştır. Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır.
Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.
Tarihçi Herodot’a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops’un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir.
Keops piramidin güneyinde Büyük Sfenks vardır. Sfenks’in yüzü, firavun Kefren’in yüzü, bedeni ise yatan bir aslanın bedenidir. Keops’un piramidine giden yolun üzerinde Keops’un annesi Kraliçe Heteferes’in defin eşyalarının bulunduğu bir çukur mezar vardır. Bu mezarın dibinde, Kraliçenin boş lahiti vardır. Lahit, üzerindeki mücevherler ve mobilyalar, dönemin zanaatçılarının sanatsal yeteneklerinin ve teknik yetkinliklerinin gelişmiş olduğunu göstermektedir. Mısır piramitleri, henüz sırları çözülmemiş olarak, güzellikleriyle insanı büyüleyici güzelliktedir.
İSKENDERİYE FENERİ Mısır’da İskenderiye Limanı’nın karşısındaki Pharos Adası üzerine yapılmıştı. Romalılar Mısır’ı ele geçirdikten sonra burada Ptolemaios (Batlamyus) olarak anılan bir devlet kurmuşlardı. İnşaası M.Ö. 285-246 yılları arasında süren Fener, bu devletin ilk iki kralı Ptolemy-Batlamyus-Soter ve Ptolemy tarafından yaptırılmıştı.
Kaidesi ile birlikte 135 metre yüksekliğinde olan fener, beyaz mermerden yapılmıştı. Tepesinde bulunan, tunçtan yapılmış büyük bir ayna 70 kilometre uzaklıktan görülüyor ve limana giren gemilere rehberlik ediyordu.
Üç bölümden oluşan fenerin mimarı Knidos’lu Sostratus’tur. Alt bölümü dikdörtgen şeklinde ve yaklaşık 55 metre yüksekliğindeydi. Orta bölüm, yukarıya doğru giden rampası olan bir silindir şeklindeydi. Yaklaşık 27 metre yüksekliğindeydi. Üst bölüm ise silindir şeklindeydi ve üzerinde alevin bulunduğu bir odası vardı. İskenderiye Feneri, antik çağın yedi harikası içinde günlük yaşam için kullanılan tek eserdir. Ayrıca yedi harikanın ve gelmiş geçmiş deniz fenerlerinin en yüksek olanı da bu fenerdir.
Üst kısmı M.S. 955 yılında bir deprem ve fırtınada kopan fenerin gövde kısmı da 1302′de başka bir depremde yıkıldı. 1500 yılında ise bu yapıya ait kalıntılar tamamen yokoldu. Üzerinde inşaa edildiği adadan dolayı Pharos olarak anılmış ve bu kelime bir çok dile yerleşmiştir. İspanyolca, Fransızca ve İtalyancada Pharos, deniz feneri anlamına gelmektedir. Yıkılmadan önce yapılan resimleri, dünyadaki deniz fenerlerine yüzlerce yıldan beri örnek olmuştur.
BABİL ASMA BAHÇELERİ M.Ö. 450′li yıllarda tarihçi Herodot “Babil, yeryüzünde bilinen bütün diğer şehirlerin ihtişamını aşar.” demiştir. Herodot, şehrin dış duvarlarının 80 kilometre uzunlukta, 25 metre kalınlıkta ve 97 metre yükseklikte olduğunu ve 4 atlı bir arabanın gezinmesine uygun olduğunu belirtmiştir. İç duvarlar, dış duvar kadar kalın değildi. Duvarların içinde som altından yapılmış büyük heykeller bulunan kaleler ve tapınaklar vardı. Şehrin içinde ünlü Babil Kulesi vardı. Bu kule, Tanrı Marduk’a yapılan bir tapınaktı ve cennete ulaşmak için göğe doğru yükseliyordu. Babil, M.Ö. 605′den itibaren 43 yıl hüküm süren kral Nebuchadnezzar tarafından yapılmıştır. Daha zayıf bir rivayete göre ise M.Ö. 810 yılından itibaren 5 yıl hüküm süren Asur kraliçesi Semiramis tarafından yapılmıştır.
Bahçeler Nebuchadnezzar’ın sıla hasreti çeken karısı Amyitis’i neşelendirmek için yapılmıştı.Amytis, Medes kralının kızıydı ve iki ülkenin müttefik olması amacıyla Nebuchadnezzar ile evlendirilmişti. Onun geldiği ülke yeşil, engebeli ve dağlıktı. Mezopotamya’nın bu dümdüz ve sıcak ortamı onu depresyona itmişti. Kral, karısının sıla hasretini gidermek için onun memleketinin bir benzerini yapmaya karar verdi. Yapay dağlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırdı.
Yunanlı coğrafyacı Strabo’nun M.Ö. birinci yüzyıldaki tanımlamasına göre, bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehrinden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Zincir pompa, biri yukarıda, diğeriyse su kaynağında bulunan iki büyük volana gerili, üzerinde kovalar bulunan bir sistemdi. Nehirden dolan kova yukarıya çıkıyor içindeki suyu havuza boşaltıp tekrar nehre dönüyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulayarak teraslardan aşağıya doğru akıyordu. Yunanlı tarihçi Diodorus’a göre bahçeler yaklaşık 120 metre genişlikte ve 120 metre uzunluğunda ve 25 metre yüksekliğindeydi.
Ninova’daki Asurbanipal kitaplığında bulunan çivi yazısı tabletlere göre Babil’de 53′ü büyük, 650’si küçük olan toplam 703 tapınak, 360 sunak, 2 ayin yolu, 24 büyük cadde ve 3 kanal vardı. Şehir dörtgen bir plana göre kurulmuştu. Biri iç, diğeri dış olmak üzere 16,5 kilometre uzunluğunda 2 surla çevriliydi. Surların dışında bütün şehri çevreleyen su hendekleri de vardı. İstilalar yüzünden sönmeye başlayan şehir, özellikle Pers Kralı Keyhüsrev’in Babil’i fethetmesinden sonra sönmeye başlamış, M.S. 5 ve 6. yüzyıllarda kumlara gömülmüş ve bir kum dağı haline gelmiştir. Bu şehrin, içindeki tapınakların ve asma bahçelerin kalıntıları ancak 20. yüzyılda yapılan kazılarla meydana çıkarılabilmiştir.
ARTEMİZ TAPINAĞI Tanrıça Artemis adına ilk türbe M.Ö.800′lü yıllarda Efes’teki nehrin yakınındaki bataklık kıyıya yapılmıştı. Bazen Diana da denen Efes tanrıçası Artemis, Yunan Artemis’iyle aynı değildi. Yunan Artemis’i av tanrıçasıydı. Efes Artemis’i ise belinden omuzlarına kadar birçok göğüsle resmedildiği gibi verimlilik, bereket ve doğurganlık tanrıçasıydı.
Bu eski tapınakta muhtemelen Jüpiterden düşen bir meteorit olduğu düşünülen kutsal birtaş vardı. Tapınak, sonraki yüzyıllarda birkaç kez tahrip olmuş ve yeniden inşaa edilmiştir. M.Ö.600′lerde Efes şehri büyük bir ticaret limanı haline geldi ve Chersiphron adlı bir mimar yüksek taş kolonları olan yeni ve büyük bir tapınak inşaa etti.
Lidya kralı Croesus, M.Ö.550′de Efes’i ve Anadolu’daki diğer Yunan şehirlerini fethetti. Bu savaş sırasında mabet tahrip oldu. Croesus, mimar Theodorus’a daha öncekilerin hepsini gölgede bırakan yeni bir mabet yaptırdı. Yeni tapınak öncekinin 4 katı büyüklükte 90 metre yükseklikte ve 45 metre genişlikteydi. Masif bir çatı, yüzden fazla taş sütunla destekleniyordu M.Ö. 356′da Herostratus adlı biri tarafından çıkarılan bir yangında yanarak tahrip oldu. Bundan kısa bir süre sonra o günün en ünlü heykeltraşı olan Scopas’lı Paros tarafından yeni bir mabet yapıldı. Romalı tarihçi Pliny’ye göre yeni tapınak, 130 metre uzunlukta ve 68 metre genişlikteydi. Tavanı, yükseklikleri 18 metre olan 127 adet sütun destekliyordu. İnşaat 120 yıl sürmüştü.
Büyük İskender M.Ö.333′de Efes’e geldiğinde tapınağın inşaası hala devam ediyordu. Bizanslı Philon “Babil’in asma bahçelerini, Olimpos’taki Zeus Heykelini, Rodos Kolossusu’nu, yüksek piramitlerin kudretli işçiliğini ve Mausoleus’in mezarını gördüm. Ama bulutlara doğru yükselen Efes’teki tapınağı gördüğümde, diğerlerinin tümünün gölgede kaldığını hissettim.” diye yazmıştı.
M.S. 57′de St. Paul hristiyanlığı yaymak için Efes’e geldi. O kadar başarılı oldu ki bundan, şehrin demircisi ve tapınaktaki heykellerin sahiplerinden birisi olan Demetrius büyük bir korkuya kapıldı. Çünkü Demetrius tapınaktaki heykellerin bir kısmının sahibiydi ve her yıl tapınağa hacca gelenlerden iyi bir geliri vardı ve insanların dinini değiştirmesi demek onun geçimini kaybetmesi anlamına geliyordu. Birlikte ticaret yaptığı diğer kişileri de yanına alan Demetrius heyecan verici ve “Yaşasın Efesliler’in Artemisi” diye biten bir söylev yaptı ve halkı galeyana getirdi. Hemen sonra St. Paul’un yardımcılarından ikisini tutukladılar. Bunu bir isyan takip etti. Sonuçta St. Paul, tutuklanan yardımcılarıyla şehri terketti ve Makedonya’ya geri döndü.
262′de Gotların bir akını sırasında büyük Artemis tapınağı yakılıp yıkıldı. Bir yüzyıl sonra Roma İmparatoru Constantine şehri yeniden inşaa ettirdi. Fakat hristiyan olduğu için tapınağı restore ettirmedi.Constantin’in çabalarına rağmen Efes eski günlerine dönemedi. Çünkü gemilerin demirlediği liman yokolmuştu. Nehrin taşıdığı alüvyonlar tarafından deniz şehirden uzaklaşmıştı. Zamanla şehir sakinleri kenti terkettiler. Mabetin kalıntıları başka yapıların ve heykellerin yapılmasında kullanıldı. British Museum’dan John Turtle Wood 1863′de tapınağı araştırmaya başladı. 1869′da 6 metre derinlikte, çamurların içinde tapınağın temellerini buldu. Bulduğu heykelleri ve bazı kalıntıları British Museum’a götürdü.
1904′de yine aynı müzeden D.G. Hograth’ın liderliğindeki bir ekip kazılara devam ettiler ve sitede birbirinin üzerine inşaa edilen 5 tapınak olduğunu keşfettiler. Bugün gelen ziyaretçilere tapınağın yerini belli etmek için, bataklık halinde olan bölgeye sadece bir tek sütun dikilmiştir.
ZEUS HEYKELİ Eski zamanlarda Yunanlılar’ın en büyük festivali, “Tanrıların Kralı Zeus” onuruna düzenlenen Olimpiyat Oyunlarıydı. Bugünkü Olimpiyat oyunlarına benzeyen bu müsabakalarda Anadolu, Suriye, Mısır, Yunanistan ve Sicilya’dan atletler yarışırlardı. Olimpiyatlar ilk kez M.Ö. 776′da başladı. Oyunlar 4 yılda bir düzenleniyordu ve Yunan şehir devletlerinin bütünlüğünü sağlamaya yardımcı oluyordu. Yunanlılar, Yunanistan’ın batı kıyısında Peloponnesus denen bölgedeki Olimpos’ta Zeus adına bir tapınak yaptırmışlardı. Kutsal oyunlar süresince, şehir devletleri arasındaki savaşlar kesiliyor ve oyunlar için Olimpos’a (Olympia) gidecekler için güvenli bir geçiş imkanı sağlanıyordu.
Oyunların yapıldığı yerde bir stadyum ve kutsal bir koruluk vardı. Yunanlılar ilk zamanlarda basit bir yapısı olan tapınağın yerine, zaman içinde oyunların öneminin artmasıyla, yeni ve tanrıların kralının adına yaraşır bir tapınak yapmak istediler. Bunun için Elis’li Libon yeni bir tapınak yapmaya başladı ve M.Ö. 456′da Zeus tapınağı bitirildi.
Tapınak dikdörtgen bir platform üzerine inşaa edilmişti. Binanın yanlarında yeralan 13 adet büyük sütun, tavanı destekliyordu. Her köşede 6 adet sütun vardı. Üçgen şeklindeki tavan heykellerle doldurulmuştu. Kolonların üzerindeki pedimentler, Heracles’in heykelleriyle süslüydü. Tapınağın içerisinde tanrıların kralı Zeus’un görkemli bir heykeli yeralıyordu.
Heykeli, Atina’daki Parthenon tapınağı için Athena heykelini yapan Phidias yapmıştır. Heykel tapınağın batı ucuna yerleştirilmişti. 7 metre genişlikte ve yaklaşık 12 metre yüksekliğindeydi. Zeus, özenle hazırlanmış tahtında oturur şekildeydi. Başı neredeyse tavana değiyordu. Sağ elinde zafer tanrıçası Nike’ı tutuyordu. Sol elindeyse üzerinde çeşitli metallerden kakmalar olan ve üzerinde kartal olan bir hükümdar asası vardı. Altın, abanoz, fildişinden yapılmış olan ve değerli taşlardan kakmaların bulunduğu Zeus’un oturduğu taht, heykelin kendisinden daha etkileyiciydi. Üzerinde, Yunan tanrılarının ve sfenks gibi mistik hayvanların oyma figürleri yeralıyordu.
Heykelin derisi fildişinden, sakalı, saçları ve elbisesi altındandı. Tasarım, bir ahşap çerçeveye altın ve fildişi levhaların tutturulmasıyla yapılmıştı. Olimpos’un havası çok fazla nemliydi. Bu yüzden fildişi levhaların çatlamaması için tapınağın altındaki özel bir havuzda bulundurulan bir yağ ile sürekli yağlanıyordu.
Roma imparatoru Theodosius I, M.S.255 yılında, bir dinsiz adeti olduğu gerekçesiyle olimpiyatları durdurdu. Daha sonra zengin Yunanlılar, heykeli Bizans’a taşıdılar. Heykel, M.S.462 yılında çıkan bir yangında yokoldu. Olimpos’ta 1829′da Fransızlar tarafından burada bulunan bazı heykel parçaları Paris’te Louvre müzesinde sergilenmektedir.
Bugün, bölgedeki stadyum restore edilmiştir. Zeus tapınağıyla ilgili birkaç sütun haricinde hiçbir şey kalmamıştır. Heykel ise tamamen yokolmuştur. Ancak, o döneme ait bulunan paralar üzerindeki resimlerden, mabedin şekli hakkında ipuçları elde edilebilmiştir.
Kral Mausoleus’un Mozolesi Halikarnas Mozolesi, Dünyanın Yedi Harikası olarak kabul edilen eserler arasında, Türkiye’de bulunan iki harikadan biridir. Halikarnas’taki (Bugünkü Bodrum) bu mermerden yapılmış dev mezarda İÖ.353′te ölen Pers İmparatorluğu’nun ünlü ve uzak krallarından Mausolus ve eşi Kraliçe Artemisia’nın yattığına inanılır. Bugün birçok dilde benzer bir ses yapısıyla kullanılan “mozole” kelimesi de bu kralın adından türemiştir. Heykeli yaptıran Kraliçe Artemisia’nın kendisidir. 135 foot yüksekliğindeki mezar, Yunan mimarlar Satyrus ve Pythius tarafından biçimlendirildi. Mezarı çevreleyen frizlenin yapımında ise dönemin dört ünlü heykeltraşı çalıştı. Dikdoörtgen prizma biçimindeki mozolenin üst kısmı da piramit biçiminde bir çatıyla kaplıdır. Mozolenin en tepesinde ise dört atın çektiği bir araba bulunur. Arabanın içinde oturanlar ise elbette kral ve kraliçedir.
Mezarın kaidesi 25 x 30 metre idi ve İyon stilinde sütunlarla süslenmişti. Tepesinde 4 atlı bir zafer arabası bulunuyordu. Basamaklı bir piramit görünümündeydi. Anıtın, araba heykeliyle birlikte yüksekliği 45 metreyi geçiyordu. Duvarları kabartmalarla süslüydü. Sütunlar arasında birçok güzel heykel vardı.
MÖ 353 yılında mozolenin yapımı tamamlandığında, büyüleyici beyazlıktaki mermer eserin ünü tüm antik dünyaya yayıldı. Ancak, 15. yüzyılın başlarında gerçekleşen bir depremde büyük hasar gören eser, zamanla yıkıldı. Bugün sadece temelleri ve frezeninin bazı parçaları bulunuyor. Frizlerin önemli bir kısmı, ait oldukları topraklardan koparılmış ve Londra’daki The British Museum’a götürülmüştür.
Rodos Heykeli Tarihi; Antik Yunan’da belirli güçleri olan kent-devlet sistemi geçerliydi. Lalysos, Kamiros ve Lindos gibi Rodos da, dört ada devletinden biriydi. MÖ 408′de dört ada anlaşıp, Rodos’u başkent yapıp bir birlik kurduktan sonra ekonomik yönden büyük başarı sağladılar. Mısır Kralı Ptolemy, 1.Soter’le çok gelişmiş bir ticari ilişki içindeydiler. MÖ 305′te Mekadonyalı Antigonid’ler, ticari rekabet sonucunda bu Rodos-Mısır ticari birliğini savaşarak kırdılar ama asla kente giremediler. MÖ 304′te barış yapıldı, birlik yine kuruldu ve tüm askeri malzeme satıldı ve parasıyla Güneş Tanrısı Helios adına dev bir heykelin yapılmasına karar verildi. Heykel 12 yılda yapıldı ve MÖ 282′de bitirildi. Ama MÖ 226′da oluşan çok şiddetli depreme kadar ayakta durabildi. Kent tamamen yıkılmıştı. Heykel ise en zayıf yeri olan dizlerinden kırılarak devrilmişti. Rodoslular, Mısır Kralı 3. Ptolemy’den restorasyon için maddi yardım istediler.
Ama sonra bir kahin heykelin yapılmasının yasaklandığı kehanetinde bulununca, Ptolemy’nin yardımından vazgeçildi. Yaklaşık 900 yıl boyunca kırık heykel öylece yerde kaldı. Tabii artık bir kalıntıydı. Sonra garip bir şey oldu ve Suriyeli bir Yahudi heykeli satın alarak 900 devenin sırtına yükleyip taşıdı. Sonrası bilinmiyor.
Aslında her ne kadar Rodos Limanı deniyorsa da, heykelin hangi limanın ağzında durduğu bilinmiyor. Tahminler Mandraki Limanı doğrultusunda… Resimde görüldüğü gibi heykelin boyutları inanılmaz görünüyor. Devrildikten sonra limanın ağzını tıkadığından söz eden antik yazarlar da var ama çelişki çok fazla. Heykelin karada mı yoksa denizde mi 900 yıl yattığı pek anlaşılmıyor. Yahudi tüccar neyi satın aldı? Bir kısmını mı? Ya da başka bir şeyi mi?
Heykel Rodoslu heykeltraş Lindoslu Chares başkanlığındaki bir komisyon tarafından yapıldı. Bronz parçalar halinde çalışıldı, sonra birleştirildi, ayakları ve topukları konuldu. Çatısının yapımında demir ve taş blokların kullanıldığı da sanılıyor. Kaidesi beyaz mermerdendi ve bittiği anda yüksekliği 33 metreydi. Tam olarak şekli ve görünümü bilinmiyor, çizimler anlatılardan yola çıkılarak yapılmış ve Fransız heykelci Auguste Bartholdi, Rodos Heykeli’nden esinlenerek modern dünyanın en çok tanınan ve en büyük ülkesini simgeleyen heykelini yaptı; New York’taki Özgürlük Heykeli’ni… Ne gariptir ki, her iki heykel de özgürlük adına yapıldı…
“Ey Güneş! Senin için Rodoslu Dorian halkı bu bronz heykeli Olympos’a ulaştırmak için, savaş dalgalarını uzaklaştırmanı ve kenti taçlandırmanı dileyerek yaptı. Kentimiz, yağmadan uzak kalsın. Sadece denizler değil, karalar da özgürlük meşalesinin ışığından yoksun kalmasın” (Heykelin ithaf yazısından)saygılarımla...
BM Çevre Programı tarafından yayınlanan araştırma, yeryüzündeki buzulların ortalama erime oranının, 2004-2005 dönemiyle 2005-2006 dönemi arasında neredeyse iki kart arttığını gösterdi.
ZÜRİH - İklimin ısınması yüzünden buzulların erime hızının arttığı bildirildi. BM Çevre Programı tarafından yayınlanan araştırma, yeryüzündeki buzulların ortalama erime oranının, 2004-2005 dönemiyle 2005-2006 dönemi arasında neredeyse iki kart arttığını gösterdi. Bu tespit, merkezi Zürih’te bulunan Dünya Buzullarını İzleme Bürosunca (DBİB) gözlem altında tutulan 9 dağ zincirindeki 30 buzul incelenerek yapıldı.
Araştırmaya göre, buzullar 1980’den bu yana ortalama 11.5 metre inceldi. Referans olarak alınan buzulların sadece yüzde 4’ünün kalınlığı arttı.
En fazla Norveç’teki Breidalblikkbrea buzulu eridi. 2005’te sadece 30 cm eriyen buzul, 2006’da 3,1 metre inceldi. İncelenen diğer buzullar da değişik oranlarda inceldi.
Durumu değerlendiren DBİB Başkanı Profesör Wilfried Haeberli, “Erime eğiliminin arttığı görülüyor” dedi.
Bir BM yetkilisi de milyonlarca insanın içme suyu, tarım, sanayi ve elektrik enerjisi üretimi açısından bu doğal su kaynaklarına doğrudan ya da dolaylı olarak bağımlı olduğuna işaret etti ve buzulların yok olmasının büyük sorun yaratacağı uyarısında bulundu. Küresel Isınma
http://www.google.com/sky/ (GOOGLE SKAY ile uzayı izleyin) Evrenin nasıl meydana geldiğini anlamak için gelecek hafta büyük bir atom parçalayıcıyı çalıştırmaya hazırlanan bilim adamları, dünyayı yutacak bir kara delik meydana geleceği endişelerinin yersiz olduğunu söyledi.LONDRA - Bilim adamları Çarşamba günkü deneyin tehlikesiz olduğunda ısrarlı...
Büyük Hadron Çarpıştırıcısı projesinin yeni güvenlik analizinde, yapılacak deneyin, dünyanın her gün yüksek enerjili kozmik ışınlarla çarpışmasından farksız olduğu vurgulanıyor.
Deneyi yapacak olan Avrupa Nükleer Araştırmalar Örgütü’nden (CERN) beş fizikçinin hazırladığı analizde “Doğa bugüne dek bu deneyi yaklaşık 100 bin kez yapmış durumda - ve gezegenimiz hala ayakta” deniyor.
Özellikle internette dolaşan bazı mesajlarda, atom parçalayıcının 10 Eylül Çarşamba günü çalıştırılmasıyla bir kara deliğe yol açacak güçlü enerji alanlarının ortaya çıkacağı ya da garip bir parçacığın oluşarak, dünyayı sıcak bir sıvıya çevireceği söylentileri yer alıyor.
Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, Fransa-İsviçre sınırında, Cenevre yakınlarındaki 27 kilometre uzunluğundaki bir tünele yerleştirildi.
Tünel Jura Dağları’nın altında, 50-175 metre derinlikte bulunuyor.
Alet Çarşamba günü ilk kez çalıştırılacak ve birbirine zıt yönlerde hareket eden, iki paralel proton demeti yollayacak.
Protonlar ışık hızına yaklaştığında, çarpıştırıcının içindeki süperiletken mıknatıslar ışın demetlerinin yönünü değiştirerek, protonları muazzam bir hızla birbiriyle çarpıştıracak.
Amaç, 14 milyar yıl önce evrenin meydana geldiği Big Bang/Büyük Patlama’dan mikrosaniyeler sonraki ortamı yeniden yaratmak.
Çünkü bugünkü evrenin temel taşlarının o anlarda şekillendiği düşünülüyor.
Bilim adamları çarpışmadan doğacak “enkazı” inceleyerek, evrende bugüne dek sır olarak kalan bazı konulara ışık tutmayı umuyor.
Örneğin madde, karşıt maddeye nasıl galip geldi? Karanlık madde nasıl oluştu? Hatta evrende daha da fazla boyut olduğunun kanıtları bulunabilir mi?
CERN bilim adamlarının hazırladığı yeni güvenlik raporu, ortaya çıkacak kara deliklerin “mikroskopik” boyutlarda olacağını ve büyüyecek, hatta varlıklarını sürdürecek enerjiden yoksun olacakları için hemen yok olacaklarını savunuyor.
Rapora göre “Her bir proton çarpışmasından ortaya çıkacak enerji, iki sivrisineğin çarpışmasıyla ortaya çıkacak enerjiden farklı değil.”
Fransa hükümeti ise resmi bir kuruluş olan Nükleer Güvenlik Kurumu’ndan ayrı bir rapor istedi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de 29 Ağustos’ta deneyin durdurulması için yapılan başvuruyu reddetmişti. Başvuruyu Almanya’daki Tübingen Üniversitesi’nden bir biyokimyacı liderliğindeki bir grup vatandaş yapmıştı.
Mars’taki robotlardan Opportunity, Kızıl Gezegen’in yeni şaşırtıcı fotoğraflarını göndermeye devam ediyor.
ANKARA - İçinde bulunduğu Victoria Krateri’nin panoramik görüntülerini geçen Opportunity’nin gönderdiği fotoğraflardaki rengin gerçeğe çok yakın olduğunu ve Ördek Körfezi adı verilen noktadan geçildiğini belirten NASA yetkilileri, iniş yaptığı yerden yaklaşık 10 km uzakta bulunan Opportunity’nin iki hafta önce içine girdiği Victoria Krateri’ndeki araştırma çalışmalarını sürdürdüğünü kaydettiler.
NASA’dan yapılan açıklamada, kraterin panoramik fotoğrafının robotun iki gün içinde gönderdiği 30’dan fazla değişik görüntünün birleştirilmesiyle elde edildiği belirtilerek, Opportunity’nin kraterin içindeki bir kaya parçası üzerinde değişik katmanlarda robot koluyla yürüttüğü incelemeler ile buradan numune alma çalışmalarının devam ettiği kaydedildi.
Opportunity’nin bu incelemelerinin, bilim insanlarına kraterin oluşumu ve farklı görüntüsü hakkında doyurucu bilgi sağlaması bekleniyor.
Bilim insanları, yaklaşık 800 metre genişliğindeki bu kraterde ayrıca, Kızıl Gezegen’de başka yerlerde de görülen ve suyun varlığının kanıtı olduğu düşünülen yumrucuklardan bulmayı umut ediyorlar.
İkizi ile birlikte Mars’a 3 aylığına gönderilmesine karşın 43 ayı aşkın zamandır görevini sürdüren Opportunity’nin kraterin dibine kadar inemeyeceğini belirten NASA mühendisleri, kraterin köşesinden yaklaşık 100 metre uzakta kaygan kumdan oluşan bir tepenin bulunduğunu, bu noktadan öteye gitmenin tehlikeli olabileceğini kaydediyorlar.
NASA yetkilileri kısa süre önce, uzun süredir devam eden toz ve kum fırtınasının şiddetini yitirmesi ve havanın açmasının ardından çıkan hafif rüzgarın ikiz robotların güneş panellerindeki tozları temizlediğini, bataryalarının tam güçle dolmasını sağladığını belirtmişlerdi.
Yeri dolayısıyla toz fırtınalarından ikizi Opportunity kadar etkilenmeyen Spirit adlı diğer robot ise adına “Home Plate” (Yurt Düzlüğü) denilen ve lav ile su karışımı bir toprağın kanıtlarının yer aldığı kaya katmanından oluşan bölgede uzun süredir bulunuyor.
KAGUYA’DAN DA FOTOĞRAF GELDİ Öte yandan, Japonya’nın Ay’a gönderdiği “Kaguya” isimli uzay aracı 110 bin km uzaktan, Dünya’nın yüksek çözünürlüklü mükemmel görüntülerini gönderdi.
Görüntüleri çeken yüksek çözünürlüklü kamerayı geliştiren Japon devlet televizyon kanalı NHK, Dünya’nın ilk kez 110 bin km uzaklıktan yüksek çözünürlüklü filme alındığını belirterek, uzay koşullarına ve Kaguya aracının hedefine uygun bu kamerayı geliştiren mühendisleri kutladığını bildirdi.
Japon Uzay Ajansı (Jaxa) da Kaguya’nın yolculuğunun öngörüldüğü gibi devam ettiğini açıkladı.
Japonya, Ay’ın kökenini ve evrimini daha iyi anlayabilmek amacıyla 14 Eylül’de uzaya Kaguya isimli aracı göndermişti.
Japon uzay kurumu yetkilileri, “Kaguya”nın fırlatılışının, Ay’ın keşfi bakımından yepyeni bir çağın başlangıcı olacağını düşünüyor.
355 milyon dolarlık programın, 1969’daki Amerikan Apollo programından bu yana en büyük proje olduğu belirtiliyor.
Ay’a ayak basmanın ya da belli noktalara uzay aracı indirmenin, bu gök cisminin tam anlamıyla anlaşılmasına yetmediğini söyleyen Japon uzmanları, uzaktan mercek altına alarak Ay’ın tamamı hakkında çok daha ayrıntılı bilgi edinebileceklerini düşünüyor.
Bir yetkili, “kutuplarda donmuş halde su bulunduğu iddiasını bu yolla doğrulayabileceklerini ya da çürütebileceklerini” belirtti.
Japonlar, insanoğlunun Ay’dan ne şekilde yararlanabileceğinin de bu araştırma sonunda belli olacağına inanıyor.
“Kaguya”, bir sonda ile iki gözlem uydusundan oluşuyor. Ay, bir yıl süreyle gözlem altında tutulacak ve uydunun haritası çıkarılacak, yüzeyindeki minerallerin dağılımı incelenecek, yeraltı katmanlarının yapısıyla yüzeyin nitelikleri tespit edilecek. Bu süre zarfında Ay’ın manyetik yapısı da incelenecek. “Kaguya”, görevini tamamladıktan sonra Ay’a çarparak “intihar edecek.” TUNALIM...
KIRŞEHİR İÇİN EL ELE ''DÜNYA ASTRONOMİ YILI 2009''
yazan mehmettunabas (28/04/2008 - 14:03)
Değerli okurlarım,
Aşağıda sizlerle, 16/04/2008 tarihli Kırşehir’in yerel gazetelerinden biri olan Arena gazetesinde, köşe yazarı Musa İnce’ye ait bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Kırşehir adına son derece önemli bulduğum bir konu üzerine gitmiş Musa Bey.
Musa İnce köşe yazısında, 2009 yılının “Dünya Astronomi Yılı” olması ve dünyanın ilk astoronomi okulu olanCacabey Medresesi‘nin Kırşehir’de bulunması sebebiyle 2009 yılının, Kırşehir’in tanıtımı için kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğundan bahsetmiş.
Bu konuda kendisini destekliyor ve böylesine önemli bir konuyu gündeme taşıdığı için kendisine teşekkür ediyorum.
Değerli okurlarım,
Nasıl ki 2007 yılı Dünya Mevlana Yılı ilan edildi ve Konya – Mevlana dünyanın her köşesinde tanındı ise Kırşehir de, Dünya Astronomi Yılı 2009′da, Dünyanın ilk astronomi okulu olan Cacabey Medresesi ile tanınsın. Gelin hep beraber bu konuda birlik olalım, 2009Dünya Astronomi Yılı’nda, Kırşehir’de neler yapılabilir tartışalım ve sesimizi duyuralım.
Lütfen aşağıda Musa İnce’nin kaleminden yayımlanan yazısını okuyun ve yorumlarınızı bizlerden esirgemeyin, verebileceğiniz her türlü fikir Kırşehir’in tanıtımı için bir ışık olabilir.
“I. ULUSLARARASI CACABEY ASTRONOMİ KONGRESİ
Geçen haftaki “EXPO 2018 Kırşehir” başlıklı yazıma umduğumdan daha fazla olumlu tepki aldım. Bana desteklerini gönderen bütün okuyucalarıma teşekkür ederim. Okuyucularımın büyük bir kısmı Kırşehir’in uluslararası tantımı için bu tip organizasyonlara başvurulması gerektiğinde hemfikir fakat onun öncesinde daha küçük çaplı uluslararası organizasyonlarla da tecrübe kazanılması gerektiğini düşünüyorlar.
Bence bu açıdan 2009 Kırşehir için kaçırılmaması gereken bir yıl. Ahilik kültürü ve felsefesi nasıl ki Kırşehir ile bütünleşmiş ve anlam kazanmış ise Cacabey Medresesi de şehrimiz için eşsiz bir hazinedir. Önemli olan Cacabey’i bütün dünyaya tanıtacak, onun adını yüceltecek, Cacabey’i Astronomi ve uzay konusunda bir marka haline getirecek adımları atmaktır.
Bildiğiniz gibi Birleşmiş Milletler’in 62. Genel Kurulu, 20 Aralık 2007 tarihli toplantısında 2009 yılını, Dünya Astronomi Yılı(DAY 2009) ilan etti. Uluslararası Astronomi Birliği’nin bir girişimi olan Dünya Astronomi Yılı teklifi, Birleşmiş Milletler’e Galileo Galilei’nin ülkesi İtalya tarafından sunulmuştu. Türkiye de bu teklifi desteklemişti. 2009Dünya Astronomi Yılı ile Galileo Galilei’nin gökyüzüne ilk kez teleskop ile bakmasının 400. yılı kutlanacak, aynı zamanda bu kapsamda her ülkede uluslararası, ulusal ve yerel düzeyde astronomi ve uzay ile ilgili etkinlikler düzenlenerek uzay ve astronomi ile ilgili çalışmalara dikkat çekilecek.
İşte bu noktada Kırşehir 2009 Dünya Astronomi Yılı kapsamında gerçekleştirilecek çalışmaların hem uluslararası, hem ulusal hem de yerel boyutunda etkili bir şekilde yer almalıdır. Galileo’dan 400 yıl önce astronomi çalışmalarının yapıldığı Cacabey Medresesi‘nin astronomi ve uzay ile ilgilenen herkes tarafından tanınmasını sağlayacak girişimlerde bulunulmalıdır.
Şehrimiz eminim bu çalışmalar içinde yer alarak birçok konuda önemli referanslar elde edecektir. Öncelikli olarak Ulusal Uzay Programı kapsamında yapılacak yatırımların ilimize gelmesi kolaylaşacaktır. Çünkü Kırşehir’in Uzay ve Astronomi konusunda bir merkez olabilmesi için sadece Cacabey gibi kültür mirasına sahip olması yeterli değildir, aynı zamanda günümüzde de onu bir marka haline getirecek çalışmalar yapılmalıdır. “1272 yılından kalma dünyadaki ilk rasathanelerden birisine sahipsiniz fakat bugün uzay ve astronomi ile ilgili neler yapıyorsunuz?” diye bir soru ile karşılaştığımızda verecek önemli cevaplarımızın olması gerektiğini düşünüyorum.
Bundan dolayı bir an önce bir kurul oluşturularak 2009Dünya Astronomi Yılı kapsamında ilimizde nelerin yapılabileceği kararlaştırılmalıdır. Bu konuda yapılacak çalışmalara gönülden destek vereceğinden emin olduğum Türkiye Astronomi Derneği ile de irtibata geçilerek dernek başkanı Prof. Dr. M. Ali Alpar ilimize davet edilmelidir. Böylece 2009 Astronomi Yılı’nın Türkiye’deki merkezinin Kırşehir olması sağlanabilir.
İnanın bu konuyla ilgili çalışmaların gerçekleştiğini düşünmek bile beni fazlasıyla heyecanlandırıyor, eminim sizler de benimle bu heyecanı paylaşıyorsunuzdur. Unutmayın ki bu tip büyük organizasyonlar tek bir kurum tarafından gerçekleştirilemeyecek kadar geniş çaplıdır, bu yüzden EXPO 2015 için bütün İzmir’in kenetlendiği gibi bizler de Kırşehir’i bilim ve kültürde en üst düzeye taşımak için birleşmeliyiz. Arzu ve istekle çalıştıktan sonra başarı bizimle olacaktır. Sevgiyle kalın.”
Bugüne kadar dünya üzerinde yaşamış belki de en büyük canlı olan mavi balinaların sayılarında artış olduğu açıklandı.
Bilim adamlarına göre güney yarımküredeki bu dev deniz memelilerin sayılarında yüzlerden binlere doğru bir artış görülüyor.
Bu konudaki son bulgular, Uluslararası Balina Komisyonu’nun (IWC) yıllık toplantısında açıklandı. Açıklamaya göre sadece mavi balinalar değil, kambur balinaların ve bazı başka türlerin de sayılarında artış gözlemlendi.
IWC Bilim Kurulu Başkanı Greg Donovan: “Elimize gelen son veriler gerçekten cesaretlendirici. Mavi balinaların sayıları her sene yüzde 7 ile 8 arası bir artış gösteriyor. Mavi balina nüfusunun tüm güney yarımkürede toplam 2300 olduğu düşünülürse tabii ki yetersiz. Ancak sayılarının artıyor olması çok olumlu bir gelişme.” Dedi.MEHMET...
Görülebilir evrenin ötesinde, bu evrene paralel başka evrenler de varmı dır? Mistikler ve filozoflar böyle olduğunu öne sürüyorlar.Bilim adamları ise yakın zamanlara değin böyle bir şeyin olanaksız olduğunu düşünüyorlardı.Fakat bugün fizikçiler paralel evrenlerin olabileceğini matematiksel olarak ortaya koyabiliyorlar.Aşağıda ”üçüncü bir boyutta dizilmiş iki boyutlu evrensel düzlemle'' görülmektedir.
PARALEL EVRENLERkavramı, bugün bilimsel terimlerle açıkça bir şekilde tartışılabilmektedir.Bilim adamları içinde bulunduğumuz evrenin varlığını bir takım neden sonuç bağıntılarıyla açıklayabiliyorlar.Aslında bu açıklama, üç boyutlu uzayın tümüyle onun yapısını oluşturan fizik nesnelerden ibaret olduğu esasına dayanır.Bu yaklaşım biçimi ilk bakışta, evrenin var olan her şey demek olacağı anlamına gelebilir.Fakat iki önemli nokta var.Birincisi, bilim adamlarının evren açıklamaları, birtakım soyut kavramları(güzellik ve sevgi gibi) açıklamaktan kaçınır.Oysa her ne kadar fizik bir evrende yaşıyorsak da, bu tür soyut kavramlar bu fizik evren içerisinde önemli bir yer tutarlar.İkinci olarak da bilimin tüm yaklaşımları ve bu konuya ilişkin kabülleri kesinlikle üç boyut ile sınırlanmıştır.
3 koordinat belirtilmelidir
İkinci nokta, paralel evrenler tartışmasının odak noktasını oluşturuyor.Evrenimiz üç boyutlu bir mekandır.Herhangi bir nesnenin konumunu kavrayabilmek için öncelikle onun üç koordinatını belirlememiz gerekir.Bunun en somut örneği havacılıkta görülür.Bir uçağın pilotu, yerdeki hava trafik kontrolörüne havadaki konumunu bildirmek için 3 rakam vermek zorundadır: Bu değerler uçağın havada bulunduğu yerin enlemini, boylamını ve yere olan uzaklığını belirtir.
Peki, üç boyutun ötesi var mıdır? Matematikçiler diğer boyutları idrak etmenin sanıldığı kadar zor olmadığını belirtiyorlar.Diğer boyutlar gerçekten de matematiksel olarak kavranabilir, fakat bu durum üç boyutlu insan beyni için de söz konusu mudur? Tüm kavramlarımızla birlikte üç boyutlu bir mekanda yaşadığımız için bu pek mümkün değildir.Fakat şu örnekler, bunu anlamamıza biraz yardımcı olabilir.
Nokta, kağıt ve masa örnekleri
Uzaydaki tek bir noktayı ele alalım . Bu noktanın herhangi bir yöne doğru uzanan hacmi yoktur.Dolayısıyla bir matematikçi için o nokta boyutsuzdur.Düz bir çizgiyi alalım. O da sadece bir yöne doğru uzar.Genişliği ve yüksekliği yoktur, sadece uzunluğu vardır.Bu bakımdan o çizği de bir matematikçi için tek boyutludur.Bir kağıt parçasını düşünün.Genişliği ve uzunluğu vardır ama derinliği yoktur.Dolayısıyla o da iki boyutludur.Bir masayı ele alalım.Genişliğiyle, uzunluğuyla ve derinliğiyle üç boyutlu bir nesnedir.Örneklerimizi bir kez daha inceleyelim: Boyutsuz, tek boyutlu, iki boyutlu ve üç boyutlu.Burada durmamız için herhangi bir neden var mı? Niçin bundan sonraki boyutları keşfe çıkmayalım?
İki boyutlu evren: Flatland
Tekrar kağıt örneğine dönelim ve bu iki boyutlu dünyada yaşayan varlıkları düşünelim.Flatlandliler (R. Edwin Abbott, Flatland adlı bilimkurgu romanında, iki boyutlu bir evreni ve oradaki yaşamı anlatır.) sadece iki boyutu bilirler: Sağ-sol, ön-arka.Onların tüm hareketleri kağıtın derinliği olmayan yüzeyi ile sınırlanmıştır.(Onlar derinliği sadece kendi boyutlarındaki yerçekimi olarak ölçümleyip duyumsarlar.) Flatlandliler üçüncü boyutla ilgili olarak hiçbirşey bilmezler.Hatta üçüncü boyutu hayal edemezler. Flatlandlilerin üzerinde yaşadıkalrı bu kağıt parçasının sonsuz bir genişlikte olduğunu düşünün.Bu durumda onlar doğallıkla kendi iki boyutlu evrenlerinin tüm ”var oluşu” oluşturduğunu düşüneceklerdir.Öte yandan kendi evrenlerinin ”altında” ya da ”üstünde” de başka evrenlerin olduğunu ise asla anlayamayacaklardır.Hatta anlamamanın ötesinde, bu kendilerine söylendiğinde kabul bile etmeyeceklerdir.
Paralel Flatlandler
Bizim üç boyutlu bakış açımızla ise, Flatland evreni asıl gerçekliğin çok çok küçük bir bölümünü oluşturur.Bu arada iki ayrı Flatland evreni birbirine paralel bir şekilde yer alabilir ve bunların her birinde yaşayan varlıklar derinlik duygusuna sahip olmadıkları için birbirlerinin farkına varamazlar.Bu tür birbirine paralel iki Flatland evreni üçüncü bir boyutta bir araya gelirler, tıpkı bir kitabın sayfaları gibi.
Einstein’ın yaklaşımı
Her ne kadar bilimsel düzeyde şimdilik bir varsayım olarak kabül ediliyorsa da, birtakım bilimsel ön bilgiler öne sürülmemiş olsaydı, paralel evrenler felsefesi bir kavram olmanın ötesinde hiçbirşey ifade etmeyecekti.Paralel evrenler konusuyla ilgili ilk kapıyı açan kişinin Albert Einstein olduğu biliniyor.Einstein’in ünlü genel rölativite teorisinde paralel evrenleri birbirine bağlayan ”köprülerden” söz edilir.Genel rölativite teorisi çekim, uzay ve zaman konularını kapsayan oldukça karmaşık bir teoridir.Rölativite teorisine göre, bir çekim alanı eğimli bir uzay demektir.Üç boyutlu uzay, dördüncü bir buyuta uzanır.Tekrar Flatland’e dönersek, bu iki boyutlu alem, üç boyutlu uzayın dördüncü bir boyuta açılmasının ne demek olduğunu açıklamaya yardım edecektir.
Hemen yanıbaşımızda yer alan mekanların varlığı olgusu, bizim dördüncü bir boyut tasarımlarımızdan oldukça farklıdır.Her şeyden önce, üç boyutlu beynimizin bu tür bir olguyu kabüllenmesi oldukça zordurBöyle bir yaklaşım ancak iki boyutlu bir paralel evren modeli ile sağlanabilir.Modern bilimsel yaklaşımlar, paralel evrenlerin varlığına, hatta gerekliliğine dikkat çekiyor.Dördüncü bir boyut kavramı paralel evrenlerin nerede olabileceğine ilişkin bazı ip uçları veriyor.Özellikle Einstein ‘ın bu tür evrenlerin karadelikler aracılığıyla nasıl birbirine bağlanabileceğine ilişkin bazı ön bilgiler ortaya koyduğu biliniyor.Aslında paralel evrenler bir dördüncü boyutta aynı uzayda aynı yerdedirler.Fakat araya bir zaman duvarı girmiştir.Paralel evrenler birbirlerine değmeden sonsuz tabakalar şeklinde bir kitabın sayfaları gibi üst üste dizilirler.Paralel evrenler ve kendi evrenimize ait farklı zaman tabakaları(Geçmiş, Şimdi, Gelecek) bu dördüncü boyutta birbirleri içerisine geçerek bir kitabın sayfaları gibi dizilmişlerdir.
Flatland 3 boyutlu oluyor
Flatland’i oluşturan iki boyutlu kağıt tabakasının üzerine ağırlığı olan bir nesne koyalım. İki boyutlu kağıt bu nesnenin ağırlığından ötürü hemen buruşacak ve şekli bozulacaktır.Dolayısıyla iki boyutluluğunu yitirecek, buruşuk bir yüzeyi olmasından ötürü, üçüncü bir boyut, yani derinlik kazanacaktır.Böylece bu yeni üç boyutlu mekanda kütleçekimi denen etki oluşacaktır.Flatland, çukurlaşmasına rağmen yine Flatland olmaya devam edecektir.Fakat şu farkla ki, Flatlandliler bu kez meyilli bir yüzey üzerinde yolculuk yapacaklardır.Buradaki çukurlaşma, hemen akla bir karadelik getiriyor.Bir karadeliğin Flatland’de olduğu gibi üzerinde durabileceğiniz bir yüzeyi yoktur.Sadece nesneyi daha derinlere çeken olağanüstü bir çekim gücü vardır.Flatland’in bir karadeliğe yaklaştığını varsayalım, ne olacaktır o zaman? Flatland’in iki boyutlı evreni karadeliğin çekim etkisine girdiğinde, giderek küçülmeye ve bükülmeye başlayacaktır.Sanki bir huninin kenarlarından içeriye doğru, bir tünele doğru kayıyor gibi olacaktır.
Einstein-Rosen Köprüsü
Einstein ve yakın çalışma arkadaşı Nathan Rosen’in bu karadelik tünellerini matematiksel olarak kabül ettikleri ve inceledikleri biliniyor.Einstein ve Rosen, bu çalışmalarının sonucunda şaşırtıcı bie şey keşfettiler: Karadelik tünellerinin dibi yoktur.Burada, uçlarından birbirlerine bağlı iki huni söz konusudur.Birleştikleri nokta, tünelin ”boğaz” kısmını oluşturur.Dolayısıyla tünelin bir ucundan giren bir nesne, merkezdeki ya da boğazdaki olağan üstü çekimin etkisiyle, tünelin öbür ucundan dışarı fırlatılır.Öyleyse öbür yanda ne vardır?Öbür yan, yeni bir evrendir, ilkinden tamamıyla farklı bir evrendir bu! İşte bu iki evreni birbirine bağlayan tünele Einstein-Rosen Köprüsü adı verilir.
Dördüncü boyuta açılan tüneller
Einstein ileRosen’in bu konuya ilişkin çalışmaları, üç boyutlu evrenimizde bu türden çok sayıda tünellerin bulunduğunu vurgular.Bu evrensel tüneller dördüncü boyuta açılır.Yani bu da paralel bir evren demektir.Çoğu bilimkurgu yazarı, hatta bazı bilim yazarları, gelecekte uzay yolcularının Einstein-Rosen Köprülerini kullanarak bir evrenden diğer bir evrene( hatta bir zaman diliminden diğerine) sıçrayacaklarından söz ederler.Söz konusu teori güçlü olabilir, bu konuya ilişkin bazı karşı çıkmalar vardır.Albert Einstein ve Nathan Rosen, karadeliklerin, bir evrene, bizim evrenimizden başka bir yere ya da başka bir zamana açılabilecek kapılar olabileceğini öne sürdüler.Kuramsal olarak bu model kanıtlanabiliyor.Bu kuramsal uzay/zaman geçitlerine ‘’solucan tünelleri” adı verilmektedir.Diğer ismiyle bu geçitlere ”Einstein-Rosen Köprüsü” denmektedir.Bu geçitler sayesinde evrenin çok uzak noktalarına çok kısa zamanlarda seyahat etmek mümkündür.
Işık hızının aşılması gerekiyor
Sözgelimi Londra Üniversitesi matematik profesörlerinden John C.Taylor şöyle diyor: ‘‘Bu yerçekimi tarafından uygulanan güçle tek bir evrenin çiftleşmesi bilmecesidir.Bu etki bazı bilim adamlarını öylesine rahatsız etmiştir ki, son zamanlarda merkezden çok uzakta, hemen hemen düz oldukları zaman bu iki dünyanın sonunda birleşmeleri gerektiğini öne sürmüşlerdir.
Fakat biz, bu çok uzaktaki köprünün olması gerekip gerekmediğini bilmiyoruz.Böyle ikiz evrenler hiç görülmemiştir.Ayrıca bunun çok kolayca fark edilmesini de bekleyemeyiz.Çünkü merkezdeki son derece şiddetli çekim alanlarından ötürü ezilip ölmeden, boğazı aşarak bir evrenden diğerine geçmek ancak ışıktan daha hızlı yolculuk yapmakla mümkündür.Işık hızının diğer tüm maddelere olan üstünlüğü, bir karadeliğin içerisinde bile kutsallığını koruyan bir durumdur.”
Beden dayanabilir mi?
Öte yandan paralel bir evrene geçmek için bir karadeliğin içine giren bir astronotun bedeninin bu giderek artmakta olan olağan üstü çekimine nasıl dayanacağı da ayrı bir sorundur.Çünkü astronotun üzerindeki çekim gücü karadeliğin merkezine yaklaştıkça artar.Eğer astronot karadeliğe dik olarak yani, ayakları üzerinde güçlü bir çekim, karadeliğin merkezine daha uzak olan başında ise daha az bir çekim gücü söz konusu olacaktır.
Biz daha derine inince çekim gücünün astronotun bedeni üzerindeki etkisinin farklılığı daha da artacaktır.Bu akıl almaz farklılık onun bedenini uzatıp gerebilecek bir güçtedir.Gerçektende karadeliğe giren birisinin giderek artan çekimin etkisiyle boyca gerilip uzaması söz konusudur.
Görülebilir evrenin ötesi
Bugün kozmologlar evrendeki paralel evrenlerin varlığı üzerinde önemli çalışmalar yapıyorlar.Bazı bilim adamları evrenin ya da evrenlerin sadece ”görülebilir evrenden” ibaret olduğunu düşünüyorlar.Kuşkusuz bu görüş ortaçağdan kalma ben merkezci bir yaklaşımdır.Bu yaklaşımla ne karadeliklerin, ne de paralel evrenlerin sırları çözülemeyecektir.
————————————————————————————————————————————-
Diğer boyutlar
Yaklaşık 100 yıl önce Reverend Edwin Abbott, Flatland: Birçok Boyutların Çekiciliği adında bir kitab yazdı. Flatland iki boyutlu bir dünya idi.Burada çok çeşitli geometrik şekillerden oluşan varlıklar yaşıyordu.Flatland’ daki yaşam, gezegenin sakinlerinden biri olan ”kare” nin ilginç bir olay yaşadığı güne kadar son derece sakin ve sessizdi.O gün Flatland’a dış uzaydan bir şey geldi. Bu üç boyutlu vucudu olan bir küre idi.Fakat kare, bu ziyaretçiyi, Flatland anlayışı ile sadece kesit, yani bir ”daire” şeklinde gördü.Küre, karede bazı değişiklikler yaparak onu kendi üç boyutlu dünyasına götürdü.Bir zaman sonra kare, kendi gezegenine döndüğünde kimse ona inanmadı.Toplum dışı kabül edildi ve cezalandırıldı.
2 boyutlu dünyada yaşam
Bir Flatland’lı olamk nasıl bir duygudur? Kuşkusuz bizim dünyamız bize ne kadar gerçek geliyorsa, bir Flatlandlıya da kendi dünyası o kadar gerçek geliyordu.Herhalde o hep aynı düzeyde, ileriye, geriye ya da yanlara gidip geliyor olmalı.Fakat öte yandan ”yukarısının” ve ”aşağısının” onun için hiç hiçbir şey ifade etmediği de kesin. Zaten Flatland dilinde bu tür sözcükler de büyük ihtimalle yoktu.
Üç boyut insanı, kendi evrenine ilişkin bilgileriyle Flatlandlılar ilebir takım oyunlar oynayıp onları şaşırtabilir.Sözgelimi, eline herhangi bir cisim alıp Flatland’ın üzerine tutabilir.Cisme arkadan ışık verip, gezegenin üzerine onun gölgesini yansıtır.Bu şekilde oluşan, hızla şekil değiştiren görüntüler Flatlandlılar için oldukça korkutucu olacaktır.Bu durum kuşkusuz Flatland folkloruna da girecek ve bu ışık oyunlarından, ‘’sürekli şekil değiştiren ve birdenbire kaybolabilen olağanüstü bir yaratık” söz edilecektir.
Uçan daireler 4.boyuttan mı?
Fakat Flatlandlılar, bu tür bir olaya tanık olan arkadaşlarına pek kolay kolay inanmayacaklardır.Gerçek bir olay yaşamış olmasına rağmen onu hayal görmüşlükle ya da yalancılıkla suçlayacaklardır.
İşte, günümüzde çoğu uçandaire gözlemcisinin başına gelenler aşağı yukarı böyledir.Nitekim bazı araştırmacılar uçandairelerin ve içindeki yaratıkların, uzayın dört ve daha fazla boyutlu mekanlarından üç boyutlu dünyamıza yansıyan görüntüler olduğunu düşünüyorlar.Bugün, bu tür boyutların varlığı kabül ediliyor.Fakat sadece bunların nasıl mekanlar olduğuna ilişkin kuramsal tahminlerde bulunuluyor.
Sürekli değişen görüntüler
Flatland üzerinden küre şeklinde bir cisim geçtiği zaman, Flatlandlılar, onun sadece bir kesitini göreceklerdir.Bu, disk şeklinde bir kesittir.Bunun yerine, bir küp ise daha farklı görünümlere neden olur.Aynı şekilde dördüncü boyuttan bizim üç boyutlu dünyamıza gelen herhangi bir cisim ya da yaratık, çok farklı bir şekilde görülecektir.Tıpkı Flatland’da olduğu gibi, o da sürekli şekil değiştirecektir, aniden kaybolacak ya da ortaya çıkacak, hatta küçük parçalara bile ayrıldığı izlenimini bırakacaktır.
Üst düzeyde yaklaşımlar
Einstein, rölativite teorisinde eğimli uzay, zaman yolculukları ve karadelikleri ortaya koyuyor.Bu öngörülerin bazılarının doğruluğu ve geçerliliği onaylanıyor.Fakat bunlar o kadar üst düzeyde yaklaşımlar ki, birçok kişi tarfından tahayyül bile edilemiyorlar.
——————————————————————————————————————
Reverend Edwin Abbott, Flatland adlı öyküsünde, daha yüksek boyutlardan gelen bir ziyaretçinin iki boyutlu bir dünyada neden olduğu karmaşayı ele alıyor.İki boyutlu Flatland dünyasında yaşayan varlıklar geometrik şekilliydiler.Bir gün üç boyutlu bir dünyadan bir varlık(küre) gelince, Flatlandlılar çok şaşırdılar.Çünkü onların dünyası iki boyutlu olduğu için kürenin sadece kesitini, yani bir daire görüyorlardı.Bu daire küçülüp büyüyerek hep şekil değiştiriyordu.Sonunda kayboldu.Flantland, üç boyutlu uzayda, katlanmış bir mekan olabilirdi.Bu bakımdan yukarıdaki şekilde görüldüğü gibi bir Flatlandlı(A) ile bir diğeri(B)aslında birbirlerinden çok uzakta bulunuyorlar(çizimde nokta nokta belirtilen).Eğer A’nın doğal yapısında üçüncü boyutu algılama yeteneği olsaydı B ile karşılaşabilirdi.O zaman bu olay onlar için bir Duyu Dışı Algılama(DDA) olacaktı.
——————————————————————————————————————
Evrenin sonsuzluğu, üçboyutluluğun ötesi ve karadelikler yüzyıllardır bilim adamlarının ve sanatçıların zihinlerini meşgul etmektedir.Tasarlanan kuramsal modeller kimi zaman çok basit, bazense insan beyninin sınırlarını zorlayacak nitelikte olmaktadır.
İnsanın görüp algılayabildiği Evren, birçok görülmeyen paralel evrenden yalnızca biri olabilir mi?Gizemciler ve filozoflar sık sık böyle olduğunu ileri sürmüşlerdir.Bilim adamlarıysa, yakın zamana kadar bu görüşü araştırıp sınamanın bir yolu olmadığını düşünüyorlardı.Ama artık fizikçiler, başka evrenleri matematiksel olarak ”betimleyebilen” kuramlar geliştirmektedir.Hatta fiziğin bazı dalları, böyle evrenlerin varolduğu varsayımına dayanmaktadır.
Genellikle sanılanın tersine, paralel evrenler kavramı, doğrudan bilimsel terimlerle tartışılabilir.Bilim adamları içinde yaşadığımız evrene genellikle faydacı açıdan bakma eğilimindedirler.Evreni uzayın üç boyutunda yer alan fiziksel nesnelerin tümü olarak tanımlamaktadırlar.Böyle bir önerme, yalnızca üç boyutla sınırlı kalmaktadır.Tartışmalarda özellikle bu noktada odaklanmaktadır.Gerçektende, evrenimiz üç boyutludur: kendi evrenimizde bir nesnenin konumunu belirtmek için üç koordinat düzlemine(x, y,z) ihtiyacımız vardır.Evren aynı zamanda sonsuzdur da.Aşağıdan yukarıya, sağdan sola ve önden arkaya doğru uzanan üç doğru boyunca uzaklıklar ölçüldüğünde, bu doğrular uzayda sonsuzca uzatılabilir.Evrenin hiçbir ucu bulunmamaktadır.
Üç boyuttan daha fazlasıda olabilir mi? Matematikçiler, diğer boyutların anlamını kavramakta ve herhangi bir sayıdaki boyutlarda hesap yapmakta bir güçlük çekmemektedirler.Ama insanın üç boyutlu beyni için, diğer boyutların neye benzeyebileceğini kavramak olanaksızdır.Bir benzetmeden yararlanarak, konuyla ilgili kavramlar bir ölçüde açıklanabilir.Üçten az boyutu düşünüp kavramamız mümkün olmaktadır.Örneğin, uzaydaki tek bir nokta kavramını ele alalım.Nokta, hiçbir yönde bir uzanıma sahip değildir; dolayısıyla, matematikçi açısından noktanın boyutu yoktur.Bir doğru ise yalnızca bir yönde uzanır; uzunluğu vardır ama genişliği ve yüksekliği yoktur.Bir düzlem, örneğin bir kağıt üzerinde yer alan herhangi bir çizimse, iki boyuta sahiptir.Hem uzunluğu hem de genişliği vardır ama yüksekliği yoktur.Buna karşılık herhangi bir katı madde üç boyutludur; uzunluk, genişlik ve yüksekliğe sahiptir.
Tam bu noktada durmamız, yeni boyutlar tasarlamamız için bir neden olduğu söylenebilir mi? Kuşkusuz, kuramsal olarak dördüncü bir eksen çizmek mümkündür.Bu, aşağıdan yukarıya, sağdan sola ve önden arkaya uzanan eksenlerin tümüyle dik açı yapan bir doğru olacaktır.Ancak bu doğru, bizim evrenimizde olmayacaktır.;göremeyeceğimiz ve anlayamayacağımız bir boyutta uzanacaktır.Yine de, varolması mümkündür.
Üçüncü Boyut
Bir kağıt parçasının yüzeyinde yaşayan iki boyutlu varlıklar tasarlayalım.Bunlar, Edwin A.Abbott’un tanınmış romanı Flatlanddeki (yassı ülke) iki boyutlu evrenin sakinlerine benzeyecektir.Yassıülkeliler yalnızca iki boyutlu, sağdan sola ve önden arkaya doğru olan uzanımları bilebililer.Hareketleri de kağıdın yüzeyinde yapılabilecek hareketlerle sınırlıdır.Görme algısı için de aynı sınırlılık söz konusudur.Yassıülkeliler üçüncü boyut (aşağıdan yukarıya)hakkında hiçbir şey bilmezler, hatta bunu tasarlayamazlar bile.Bir yassıülkeli, kendisinden sağdan sola ve önden arkaya uzanımlara dik açı yapacak bir çizgi çizmesi istendiğinde, kağıdın yüzeyinde yer almayan böyle bir doğrunun yönünü kestiremeyecektir.Eğer üzerinde yaşadıkları kağıt sonsuz büyüklükteyse, yassıülkeliler de doğallıkla, kendi iki boyutlu evrenlerinin varolan her şeyi kapsadığını düşüneceklerdir.Bu evrenin altında ve üstünde, üçüncü boyutta da bizim üç boyutlu uzayımız olduğunu düşünemezler.Oysa biz, üç boyutlu bakış açımızla, yassıülke evreninin, gerçekliğin ancak küçük bir parçasını oluşturduğunu görebiliriz.İki boyutlu bir evrenden daha fazlasının da varolduğu, bizim için bilinen bir şeydir.Birbirine paralel olan ve birbirinden tümüyle habersiz olarak iki ayrı yassı ülke evreni varolabilir.Aslında, tıpkı bir kitabın sayfaları gibi, herhangi bir sayıda, üst üste yığılmış yassıülke evreni bulunabilir.
Bu benzetmeyi sürdürerek, her biri sonsuz büyüklükte ama dördüncü boyutta birbirinden ayrılmış olarak bulunan birden fazla üç boyutlu evrenin olabileceğini söylemek de mümkündür.Bir yassıülkelinin üçüncü boyutu anlayamaması gibi, insan aklı da böyle bir şeyi sezgisel olarak, doğrudan kavrayamaz; ama bu olasılığın ileri sürülmesini sağlayan çıkarsama da ikna edicidir.Dördüncü bir boyutun(hatta bir beşincinin, altıncının ve daha fazlasının) varolduğundan kuşku duymak için hiç bir mantıksal neden yoktur.Bu durumda, dördüncü boyutta paralel evrenlerin bulunabileceğini de kabul etmek gerekir.
Ancak, her ne kadar paralel evrenlerin varolması mümkünse de, eğer bunlarla etkileşim kurulamaz ya da haklarında hiç bir bilgi edinilemezse, bu düşünce felsefi bir kavram olarak kalmak zorundadır.Ama Einstein’ın genel görelilik kuramı, paralel evrenleri birbirine bağlayan ”köprülerin” olabileceğini ön görmektedir.Genel görelilik, karmaşık bir kuramdır.Çekim gücünü, uzayı ve zamanı içerir ve bunların iç içe geçmiş olduğunu gösterir.Bu kurama göre bir çekim alanı, uzayda bir kıvrılma yaratır.(Einstein’ın genel görelilik kuramına göre, kütlesi olan her cisim uzay-zamanın eğilmesine yol açar.)Üç boyutlu uzay, dördüncü boyutta doğru kıvrılır.Yassıülke benzetmesi, bu yaklaşıma da açıklık getirebilmektedir.Çekim gücünü ele almak için, yassıülkeyi oluşturan kağıt tabakasının yerine, gerilebilen ve biçim değiştirebilen çok ince bir lastik tabakasını geçirebiliriz(Bu lastik tabaka iki boyutlu bir uzay/zaman çerçevesini temsil eder).Einstein, çekim gücüne sahip ve ağırlığı olan bir nesnenin bulunduğu bir yerde, bu tabakanın buruşacağını ve aşağıya, yani üçüncü boyuta doğru gerilebileceğini ileri sürmektedir.Böyle bir durumda lastik tabaka çukurlaşarak bir kıvrım yapar ama bu eğrilik ve onu yaratan kütle, yassıülkeyle tamamen bağlarını koparmaz yine yassıülke’nin boyutsal çerçevesine bağlıdır.Bundan dolayı yassıülkeliler de bu eğimden aşağıya inebilirler.
Karadeliğe doğru
Aşağıya, üç boyutlu bir uzaya doğru derinlik kazanımı yönünde çıkıntı yapan, çukur biçimindeki bu yassı ülke kıvrımlarının her birinin en uçta kaçınılmaz birsınırı vardır: kıvrıma neden olan çekim gücünün kaynaklandığı yıldız ya da gezegenin yüzeyi.Ama bu kaynak, bir yıldız ya da gezegen yerine, tüm cisimlerin en büyük çekim gücüne sahip olanı, yani bir karadelik de olabilir.Bir kardeliğin, başka bir cismin üzerinde durabileciği bir yüzeyi yoktur.Çekim gücüyle, herhangi bir cismi sürekli içeriye doğru çeker.Karadeliğin içinde kıvrılma öyle şiddetlidir ki, lastik tabaka tıpkı delinmiş gibi bir biçim değişikliğine uğrar ve yassıülkeden üçüncü boyuta açılan bir tünele dönüşür.Bir karadeliğe düşen şanssız yassıülkeliler de, bu tünelden aşağıya doğru çekilecekler ve kendi evrenlerinden ayrılmak zorunda kalacaklardır.
Albert Einstein ve onunla birlikte çalışmış olan Nathan Rosen, karadelik tünellerini matematiksel olarak incelemişler ve şaşırtıcı bir buluş yapmışlardır: tünel, sonsuzca uzayıp gitmemektedir.Bir noktadan itibaren yeniden genişleyerek, başka bir evrenin parçası haline gelmektedir.Yani iki ayrı yassıülke evreni, bir Einstein-Rosen Köprüsü’yle birleştirilebilir.Bu köprü bir evrenden bir karadelik halinde düşmekte, burada uzayın biçimi bozulacak bir huniye benzemekte sonra da ters dönmüş bir huni halinde başka bir evrene açılmaktadır; iki evren de dar bir tünelle birbirine bağlanmıştır.Yassıülkeli bir astronot bir karadeliğe düşerse, beyaz delikten geçerek başka bir evrene ulaşacaktır.
Einstein ve Rosen’ın hesapları, bizim üç boyutlu evrenimizdeki bir karadeliğin içinde neler olacağını da betimlemektedir.Burada da dördüncü boyuta açılan benzer bir tünel vardır.Evrenimizdeki bir karadeliğe düşen bir astronot, sonunda başka bir evrene çıkabilecektir.Başka evrenler düşüncesi yalnızca felsefi bir soyutlama değildir; bizim evrenimize dördüncü boyuttan köprülerle bağlıdırlar.
Birçok bilimkurgu yazarı, hatta bazı bilim adamları da, gelecekte astronotların Einstein-Rosen Köprüleri aracılığıyla gerektiğinde bir evrenden diğerine sıçrayacaklarını tasarlamışlardır.Ancak bu kuram oldukça sağlamsa da, pratiğe ilişkin güçlü itrazlarla da karşılaşmıştır.Her şeyden önce, diğer tüm cisimlerle de olduğu gibi, bir karadeliğe yaklaşıldıkça çekim gücü artar.Ayak üstü düşmekte olan bir astronotun ayaklarındaki çekim gücü, başındakinden daha büyük olacaktır.Bu kuvvetler arasındaki fark çok fazla olacağından, astronot daha karadeliğin kenarına, yani dış etkileme sınırına bile varamadan vücüdu gerilip parçalanır.
Bizi evrenin diğer noktalarına iletebilecek yüksek güçteki çekim merkezleri (çekimsel hortumlar/tüneller) galaksilerin merkezinde bulunabilir.Dolayısıyla, evrenler arasında yolculuk yapmak isteyen bir astronot, bunlardan birine ulaşmak için uzayda çok uzun bir yol katetmek zorundadır.30.000 ışık yılı uzağımızda, Samanyolu’nun merkezinde de böyle muazzam ağırlıkta bir karadelik olabilir.Ama eğer yoksa, karadelik araştırmasını sürdüren astronotun, uygun bir galaksi bulmak üzere milyonlarca ışık yılına varan bir yolculuk daha yapması gerekecektir.
Karadeliğe vardıktan sonra da sorunlar bitmemektedir.Einstein veRosen, Einstein’ın çekim gücü kavramına dayanarak, en basit hesapları yapmışlar ama pek çok ayrıntıyı dışarda bırakmışlardır. Ne yazık ki daha sonraki hesaplamalar, bu ayrıntıların son derece önemli olduğunu ortaya koymuştur.Delikte, huninin tünele dönüştüğü iç etkileme sınırında iki yok edici etkiyle karşılaşılmaktadır.Bir karadeliğe düşen astronot yerçekiminin ezici baskısı altında atomlarına ayrışarak dağılır.Buna göre evrenler arası yolculuk imkansız görünmektedir..
Geçmiş ve Gelecek
Karadelik, sadece uzayın geometrisini bozmakla kalmıyor, zamanın akışında da sapmalara neden oluyor. Son hesaplamalardan anlaşıldığına göre, uzay ve zamanın karmaşık yapısı da karadeliğin ”olay ufku” (iç etkileme sınırı) içerisinde çarpıklaşmadadır.Uzay ve zaman çerçevesi bu noktada bükülüp bozulmaktadır.
Kardeliğin ezici çekim gücünü aşarak deliğin diğer tarafına geçmek pek olası görünmesede, bilim adamları, Einstein’ın denklemlerinden yararlanarak, başka evrenleri matematiksel olarak betimlemektedirler.Genel görelilik kuramı, başka evrenlerin varolmasının mümkün olduğunu belirtmekle yetinir.Oysa fiziğin diğer bazı dalları, bunların varolması gerektiğini ileri sürmektedir.
Fiziğin diğer büyük dalını oluşturan kuantum kuramı, maddenin enküçük bileşenlerini ve bunların davranışlarını betimler.Kuantum oldukça karmaşık bir kuramdır;ama paralel evrenlerle ilişkisi kabaca özetlenebilir.Gündelik yaşamımızı sürdürürken her karar alışımızda çok küçük bir düzeydede olsa, evrenin geleceğini etkilemekteyiz. Her karar bir yol ayrımında yapılanseçime benzer, bütün bir mümkün gelecekler dizisini bir kenara bırakır.Seçilmeyen yolun varolmaya devam etmesi, bir anlamda onun da aynı ölçüde ”gerçek” olması mümkün müdür?Bu yol, kendi evrenimizdeki seçmiş olduğumuz yoldan farklı bir geleceğe sahip olarak, başka bir evrene açılıyor olabilir mi? Her karar alışımızda bir yol daha olmakta ve mümkün bir evren bizim evrenimizden bir ağacın ayrılan dalı gibi kendi zaman şeridini yaratarak ayrılmaktadır.Şu anda da, bizimkiyle ‘yan yana’ pek çok evren olmalıdır.Bunlardan, dördüncü boyutta bize en ‘yakın’ olanları, fazla farklı değildir; yakın geçmişte alınan kararlardan kaynaklanmışlardır.Daha eskiden alınan kararlarsa, bizimkinden giderek farklılaşmış evrenlerin ayrılmasına yol açmışlardır.
Evreni bir bütün olarak inceleyen kozmologlar, bir süreden beri paralel evrenler olabileceği düşüncesini ciddiye almaya başlamışlardır.Paralel evrenlerin doğa yasaları bizim için tümüyle yabancı olabilir.Hatta kimi paralel evrenlerin bizimkine çok benzeyen çekim yasalarını gerektiren Einstein-Rosen köprüleri bile, bu evrenleri bizim evrenimize bağlayamaz.Bize kavrayamayacağımız kadar yabancı kalmaktadırlar.Bilim henüz o evrenleri betimleyecek düzeyde değildir.
Modern bilimsel buluşlar, paralel evrenlerin mümkün hatta zorunlu olduğunu ortaya koymuştur. Dördüncü boyut kavramı bunların ”nerede” olabileceğini belirtmekte. Einstein’karadelik üzerine çalışmaları da paralel evrenlerin Einstein-Rosen köprüleriyle nasıl birbirine bağlanabileceğini göstermektedir.Sonsuz sayıda iki boyutlu evrenin görsel olarak tasarımlanabilmesi gibi, birden fazla üç boyutlu evren de olabilir.Bunların her biri sonsuz büyüklüktedir ama bir dördüncü, hatta beşinci boyutta birbirlerinden ayrılırlar.Bizimkiyle birlikte varolan ayrı bir dünya kavramı, uzayda bir dördüncü boyutu gerektirmektedir.Ama üç boyutlu beynimizin böyle bir kavramı görsel olarak tasarımlaması olanaksızdır.Bilim adamları böyle bir modelden yararlanarak, büyük ölçüde biçim bozulmasına uğramış bir uzay parçasıyla birbirine bağlanan paralel evrenleri kurgulamaktadır.Belkide bu olası paralel evrenler bir kitabın sayfaları gibi birbirlerini dikey bir açıda keserlerken kendi evrenimizin geçmiş ve geleceğine ait zaman/uzay sayfaları’da bizim uzayımıza yatay bir açıda dizili olabilirler.Belkide bu farklı ‘zaman sayfaları’ paralel evrenlerle birlikte aynı doğrultuda birbiri içerisine girmiş bir şekilde 4. boyutta asılı durmaktadır.
Yıldızlararası Tüneller
Bazı bilim adamları karadeliklerin, geleceğin yıldızlararası tüelleri, hatta belki de zaman makineleri olabileceğini iddia etmektedirler..Devamlı dönen bir karadeliğe giren bir uzay gemisi onun karanlıkrında kaybolup gidecektir.Hiç değilse bu uzay gemisini dışarıdan gözleyenler için durum böyledir.Ama eğer geminin ekibi merkezdeki tekilliğe çekilip ezilip gitmekten kurtulabilirse, belki de gemi tünelde yoluna devam edip, sonunda bir başka galaksi ya da bir başka boyutta farklı bir evrende yeniden ortaya çıkacaktır.Bu kuramlara göre kaşifler bu yeni evrende bir başka tünele dalıp, yine bambaşka bir evrene ulaşabilirler.Sonunda bizim evrenimize de geri dönebilirler.Bu durumda uzayın herhangi bir noktasında ve geçmiş ya da gelecekte herhangi bir zamanda ortaya çıkabilirler.Mehmet...
NASA, 2005 başında Antarktika’da önemli oranda erime meydana geldiğini uydu yoluyla saptadı ve bunun küresel ısınmayla doğrudan bağlantılı olduğunu bildirdi.
NASA’nın Pasadena’daki Jet Motorları Araştırma Merkezinden (Jet Propulsion Laboratory: JPL) yapılan açıklamada, Ocak 2005’te Antarktika’nın batı kesiminde sıcak artışı yüzünden çok önemli oranda erime olduğunu gösteren açık kanıtlar bulunduğu belirtildi.
Uydular tarafından son 30 yılda gözlenen en önemli erime olduğu kaydedilen bu durumdan etkilenen bölgelerin toplam yüzölçümünün 400 bin kilometrekare kadar olduğu kaydedildi. Bu durumun, sıcaklığın 2005 başında bölgede normalden 5 derece daha fazla olmasına bağlandığı ve bu sıcaklığın bölgede yaklaşık bir hafta sürdüğü belirtilerek, buna rağmen bu erimenin, suyun buz katmanları arasına girip büyük buz parçalarının denize düşmesine neden olacak kadar uzun sürmediği de vurgulandı.
Amerikalı gökbilimciler yeryüzünden 41 ışık yılı uzaklıkta, bir yıldızın çevresinde yeni bir gezegen keşfettiklerini açıkladılar.
Gezegen avcıları keşfedilen güneş sisteminin kendi güneş sistemimize benzediğini söylüyor
55 Cancri yıldızının yörüngesinde bulunduğu keşfedilen gezegenlerin sayısı böylece beşe çıktı.
Yengeç takım yıldızlarında bulunan 55 Cancri yıldızı, Dünya'mızın içinde yeraldığı güneş sistemi dışında varlığı saptanan tek güneş sistemi.
Gökbilimciler, kendi güneş sistemimiz dışında 250'yi aşkın gezegen keşfetti. Son keşfi yapan Amerikalı grubun buluşları, diğer gökbilimcilerinkinden çok daha fazla sayıda.
Yeni bulunan gezegen, Dünya'nın kütlesinden 45 kat büyük ve gazlardan oluşuyor.
Yüzey ısısının ılıman olduğu belirtilen yeni gezegenin çevresinde, eğer kayalık bir ay veya aylar bulunuyorsa, teorik olarak suyun da bulunabileceği belirtiliyor.
Ama gezegen avcılarını asıl meraklandıran nokta, daha geniş boyutlu tablo.
Uzmanlar, beş gezegenli bu güneş sisteminin bizim güneş sistemimize çok benzediğini söylüyorlar.
Gezegenlerin yörüngesinde döndüğü yıldız, yaş ve kütle olarak dünyanın çevresinde döndüğü Güneş'e benziyor. Sözkonusu güneş sisteminde ayrıca, tıpkı kendi güneş sistemimizdeki Jüpiter gibi, ama Jüpiter'in kütlesinin dört kat fazlası büyüklükte, gaz devi olan bir gezegen de yeralıyor.
Aynı güneş sisteminde henüz Dünya ya da Venüs gibi, kayalık bir gezegen bulunabilmiş değil. Ancak ABD'deki California Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Geoff Marcy, böyle bir keşfin de sadece zaman ve teknoloji meselesi olduğunu kaydediyor.
Tabii bütün bu gezegenler, gözle görülemiyor. Gökbilimciler yıldızların hareketlerindeki en ufak değişimi saptayıp çevrelerindeki gezegenleri belirlemeye çalışıyorlar.
Ancak yılın doğru zamanında ve bulutsuz bir havada, 55 Cancri yıldızını kolayca, sadece bir dürbünle görebilmek mümkün....Mehmet...
Son yorumlar
@*dtcomment*@@*titolopost*@
@*nome*@